Bizim şairin bu sevdası artık mahalleye kültür-sanat kulübü muamelesi yaptırmaya başladı ağabey. Kadıköy’ün ara sokaklarında plak peşinde telef olmalar, salonda kornişe baka baka kor gibi yanmalar, arka depoda erbane ile güreşmeler derken... Öğretmen hanım bu kez de tiyatro sevdasıyla çıkageldi!
Meğer bizim öğretmen hanım tam bir tiyatro tutkunuymuş. Sakarya’da ne kadar oyun var, hangisinde sahne tozu var cımbızla çeker, kaçırmazmış. Bizim şair bunu duyar duymaz kahveye bir girdi, sanırsın Devlet Tiyatroları Genel Müdürü! Göğüs dışarıda, çene yine tavan arasında:
— "Ağabey," dedi, "Tiyatro dediğin kuliste laf ezberlemek değildir. Tiyatro, katarsis’tir! İnsanın kendi ruhuyla sahnede yüzleşmesidir. Ben ki zamanında ne tiratlar ezberledim, Shakespeare’le ne prömiyerler gördüm..."
Anlatırken gören de sanır ki Haldun Taner’le kuliste çay demlemiş, Müşfik Kenter’e arkadan sufle vermiş! Kız da o saf, o güzel hevesle gözlerini açmış, "Aaa şair, o zaman bu haftaki oyuna beraber gidelim mi?" demiş.
Bizimki o gazla gitmiş en ön sıradan iki bilet kapmış. Pazar akşamı kızı almış, salona girmişler. Bizim şair yine o 45 derecelik aristokrat edasıyla koltuğa bir kurulmuş, sanırsın oyunu izlemeye değil de oyunculara disiplin cezası kesmeye gelmiş! Yüzünde "Biz bu işin tekniğini biliriz ama oyunu bozmayalım" havası...
Zil çaldı, ışıklar karardı, oyun başladı.
Ulan oyun dedikleri de öyle basit bir şey değil; oyuncular sahnede devleşiyor, tiratlar havada uçuşuyor, dekoruyla müziğiyle salonu resmen büyülüyor! Öğretmen hanım zaten ilk dakikadan itibaren oyuna kilitlendi, gözlerini sahneden bir saniye bile ayıramıyor.
Gel de gör ki bizim şairin sahneye falan baktığı yok! Oyunun ortasında kızın o büyülenmiş, sahnedeki ışıkların gözlerinde yansıdığı halini gördükçe bizimkinin akıl kapağı yerinden tıkır tıkır kaymaya başladı. Kız sahnede dram yükseldikçe derin bir iç çekiyor, bizimki yanında mum gibi eriyor!
Derken oyunun tam en can alıcı, o en yüksek trajik sahnesi geldi. Sahnede başrol oyuncusu öyle bir tirat patlattı ki, salonda nefes alan yok! İşte tam o anda, öğretmen hanım o heyecan ve hayranlıkla ne yaptığını bilmeden dönüp bizim şairin elini sımsıkı tuttu!
Ulan o an salondaki bütün ışıklar, sahnedeki oyuncular, tiyatro binası, Sakarya şehri komple haritadan silindi!
Bizim şairin beyin kıvrımları bir saniyede ambalaj oldu ağabey! Kızın o sıcacık eli eline değdiği an, herifin içindeki bütün bilgisayar sistemleri çöktü. O katarsis'ten bahseden, Shakespeare'e taş çıkartacağını iddia eden kültür abidesi adam, koltukta briket gibi taş kesildi!
Kız gözü hâlâ sahnede, fısıltıyla:
— "Muazzam bir sahne değil mi... Şair?" diye sordu.
Bizimki panikten gözleri yuvalarından fırlamış bir halde kıza döndü. Kulaklarının arkasına kadar fırın ateşi, boğazında nefes tıkandı. Kızın tuttuğu eline baktı, sonra kızın o şefkat dolu yüzüne baktı... Bırak oyunu, bırak tiyatroyu; adam heyecandan ve o derin sevgiden kendi adını unuttu ulan!
Kız "Nasıl buldun oyunu?" der gibi gözünün içine bakıyor, bizimki kurumuş boğazıyla kekelemeye başladı. Zihninden "Şey... Ben... Benim adım... yani... Adım neydi ağabey? Nüfusta ne yazıyordu?" diye geçiyor garibimin! İçindeki o koskoca adam gitti, yerine mahalleden ilk defa bir kızın elini tutmuş 15 yaşında utangaç bir çocuk geldi oturdu.
Dışarıya verebildiği tek tepki ise fısıltıdan hallice bir gürültü oldu:
— "İm... İsimler... Geçicidir... Replikler kalır..."
Kız adamın bu çocuksu, bu saf ve aşktan aklı çıkan halini görünce kıkırdamamak için dudaklarını ısırdı. O koca gururlu şairin, sırf kendi elini tuttu diye ne hale geldiğini görünce gözlerindeki o hayranlık beş kat daha büyüdü. Elini daha da bir sıkıp önüne döndü ama bizim şair oyun bitene kadar o elde çimento gibi kilitli kaldı.
Tiyatro bitti, ışıklar yandı, millet alkıştan salonu yıkıyor; bizimki hâlâ o koltukta felç geçirmiş gibi oturuyor, gözleri kaymış, tavan kaplamalarına bakıyor!
Gece yarısı kahveye geldiğinde adımları iki metre sağa, bir metre sola kayıyordu. Masanın köşesine ilişti, gözlerini boşluğa dikti.
Dedim: "Ne oldu ulan Shakespeare? Nasıl geçti oyun? Katarsis’e ulaştınız mı?"
Gözlüklerini yavaşça çıkardı, masaya bıraktı. Yüzünde hâlâ o tatlı yangın, gözlerinde o sarsılmışlığın çocuksu tebessümü... Sesi tıkalı, dünyadan kopuk bir halde:
— "Ağabey..." dedi, "Tiyatro büyük sanat... Ama bir el tutuluyor ki sahnede, ne oyun kalıyor ne de adamın adında tek bir harf... Ben kimim ağabey? Adımı hatırlıyorsan bir deyiver sana zahmet, yarın kıza rezil olmayalım..."
Ulan şair... Ağaçlar ayakta ölür, şairler Sakarya’da tiyatro salonunda bir çift güzel göz uğruna kimliğini unutup çocuk gibi sevdalanır derler! Sahneyi izlemeye gidip kız elini tuttu diye kendi adından olmak yalnız senin gibi bir garip sevdalıya yakışırdı zaten.
Rıza! Oradan şaire bol şekerli bir açık çay ver. Bardağı masaya koyarken de kulağına adını fısılda, adam hâlâ Sakarya Tiyatrosu'nun üçüncü sırasında kendi ismini arıyor, karizmayı büsbütün sıfırlamasın!
Şairin Sahne Sanatlarıyla İmtihanı: Bilet Sakarya’dan, Aklı Uzaydan
Ali Hamdi KAHVECİ
Yorumlar