Bir millet düşünün ki cephede kanıyla yazdığı bağımsızlık destanını, cehalete karşı okulda, yoksulluğa karşı tarlada, geri kalmışlığa karşı fabrikada sürdürsün! Bir millet düşünün ki yedi düvel ile yaptığı savaşın enkazından başını kaldırıp bütün dünyaya haykırsın: “Ben buradayım! Bağımsızım! Kendi kaderimi kendim tayin edeceğim!”
İşte Cumhuriyet, tam da bu haykırışın adıdır!
29 Ekim 1923… Takvimler bu tarihi gösterdiğinde yalnızca yeni bir devletin yönetim biçimi ilan edilmiyordu. Anadolu’nun bağrında asırlardır biriken acılar, fedakârlıklar, umutlar ve bağımsızlık tutkusu yeni bir geleceğe dönüşüyordu. Bir millet, kendi iradesini kendi ellerine alıyor; geleceğinin efendisi olma kararlılığını bütün dünyaya ilan ediyordu.
Bu, sıradan bir tarih değildi.
Bu, Çanakkale’de evladını toprağa veren anaların duasıydı. Sakarya’da ölümün üzerine yürüyen Mehmetçiğin cesaretiydi. Dumlupınar’da bağımsızlık uğruna şahlanan iradeydi. Bu, yokluk içinde var olmayı başaran Türk milletinin yeniden ayağa kalkışıydı!
Ve o gün, yalnızca bir Cumhuriyet kurulmadı; bir milletin geleceğine açılan kapı aralandı.
Cephede kazanılan zafer, hayatın her alanında sürdürülecekti. Çünkü vatanı kurtarmak ne kadar büyük kahramanlıksa, kurtarılan vatanda insanı yaşatmak, yoksulluğu azaltmak, cehaleti yenmek ve millete onurlu bir gelecek hazırlamak da o kadar büyük sorumluluktu.
Savaş bitmiş, mücadele bitmemişti. Anadolu yorgundu. Köyler yoksuldu. Fabrikalar yetersizdi. Demiryolları sınırlıydı. Çocukların önemli bir bölümü eğitim imkânlarından mahrumdu. Uzun savaş yılları insanımızı, ekonomimizi ve toplumsal hayatımızı derinden yaralamıştı.
İşte Cumhuriyet’in önünde duran asıl mesele buydu: Bağımsızlığı yalnızca bayrakta değil, ekmekte; yalnızca sınırda değil, okulda; yalnızca devlet yönetiminde değil, insanın gündelik hayatında da yaşatmak!
29 Ekim 1933…
Cumhuriyet on yaşındaydı.
Aradan geçen on yılda Türkiye; eğitimden hukuka, ekonomiden toplumsal yaşama kadar birçok alanda önemli değişimler yaşamıştı. Eksikler vardı, yoksulluk vardı, aşılması gereken büyük güçlükler vardı. Fakat bütün bu zorlukların ortasında, geleceği kendi emeğiyle kurmaya çalışan bir milletin kararlılığı da vardı.
İşte bu kararlılık, Cumhuriyet’in en büyük miraslarından biriydi.
Bugün 29 Ekim’de geçmişe baktığımızda yalnızca ne kadar yol aldığımızı değil, önümüzde daha ne kadar yol bulunduğunu da görmeliyiz.
Daha çok üretmek zorundayız.
Çocuklarımızı daha iyi eğitmek zorundayız.
Bilime, teknolojiye ve emeğe daha fazla değer vermek zorundayız.
Hukukun güvenilirliğini güçlendirmek, yoksulluğu azaltmak ve toplumsal dayanışmayı büyütmek zorundayız.
Çünkü Cumhuriyet, her nesle yeniden emanet edilen bir sorumluluktur.
Ve şimdi, 29 Ekim!
Bugün göklerde dalgalanan al bayrağımıza bakarken Çanakkale’yi hatırlayalım. Sakarya’yı, Dumlupınar’ı hatırlayalım. İstiklâl uğruna evladını cepheye gönderen anaları, cepheden dönmeyen babaları, yokluk içinde geleceğe inanan insanlarımızı hatırlayalım.
Sonra çocuklarımızın gözlerine bakalım.
Onlara nasıl bir Türkiye bırakmak istediğimizi düşünelim.
Cumhuriyet’i kuranların hayallerini yalnızca geçmişin hatıraları olarak mı saklayacağız, yoksa o hayalleri çalışarak, üreterek, öğrenerek ve birbirimize sahip çıkarak büyütecek miyiz?
İşte asıl mesele budur!
Bağımsızlık mücadelesi bu millete kendi kaderini belirleme iradesini kazandırdı. O iradenin kıymetini bilmek, Cumhuriyet’in kazanımlarını korumak ve gelecek kuşaklara daha güçlü bir ülke bırakmak hepimizin sorumluluğudur.
Bu duygu ve düşüncelerle, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, Millî Mücadele’nin bütün kahramanlarını, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!
Yaşasın bağımsızlık! Yaşasın millî egemenlik! Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!