Geçen gün bir kitap okuyordum.
Kitap insanı anlamak üzerineydi. Yazarı uzun uzun anlatmış, insanın neden böyle davrandığını, neden öfkelendiğini, neden bazen kendini anlatamadığını açıklamıştı.
Tam insanı anlamaya başlamıştım ki kızım geldi.
“Bulutlar neden düşmüyor?” diye sordu.
Kitabı kapattım.
Çünkü insanı anlamadan önce bulut meselesini çözmem gerekiyordu.
Çocuklarla hayat biraz böyledir. Siz dünyanın büyük meseleleriyle uğraşırken onlar dünyanın gerçekten büyük meselelerini sorarlar.
Karıncalar uyur mu?
Ay bizi neden takip ediyor?
Kuşların annesi onları azarlıyor mu?
Son sorunun cevabını bilmiyorum. Ama bazı kuşların sabahın altısında bağırarak konuştuğunu biliyorum.
Çocuklar merak eder.
Biz büyükler ise çoğu zaman cevap vermeye yetişemeyiz.
Sonra bir gün çocuk soru sormayı bırakır.
Bu defa da neden bizimle konuşmuyor diye üzülürüz.
İnsanoğlu biraz tuhaf.
Önce çocuğun her sorusuna vaktimiz olmadığını söyleriz. Sonra büyüyünce bizimle her şeyini paylaşmasını bekleriz.
Bir de kitaplar var.
Çocuk kitapları.
İçlerinde dostluk var, iyilik var, cesaret var, paylaşmak var. Kahramanlar hata yapıyor, özür diliyor, birbirini dinliyor. Bazen bir tavşan, bazen bir ayı, bazen de küçücük bir fare bize insan olmayı anlatıyor.
Sonra kitabı kapatıp yetişkinlerin dünyasına dönüyoruz.
Kimse kimseyi dinlemiyor.
Herkes haklı.
Özür dilemek neredeyse anayasal bir mesele.
Düşünüyorum da bazı çocuk kitaplarını büyüklere okutmak lazım.
Üstelik resimli olanlarından.
Belki daha kolay anlarız.
Ebeveynlik de başlı başına bir hikaye zaten.
Bir gün sabırlı bir bilge oluyorsunuz. Ertesi gün kaybolan bir çorabın peşinde hayatı sorguluyorsunuz.
Çocuğa sakin olmayı öğretiyorsunuz.
Sonra trafikte önünüze biri kırıyor.
Çocuk arka koltuktan sesleniyor.
“Anne, sakin olmalısın.”
İşte eğitimin en zor tarafı burada başlıyor.
Çünkü çocuklar yalnızca söylediklerimizi öğrenmiyor. Yaptıklarımızı da görüyor.
Hatta çoğu zaman söylediklerimizi unutup yaptıklarımızı hatırlıyorlar.
Biz onlara kitap okumayı sevdirmeye çalışıyoruz.
Peki bizi ne kadar kitap okurken görüyorlar?
Onlara nazik olmayı anlatıyoruz.
Peki biz birbirimizle nasıl konuşuyoruz?
Onlara hata yapmanın doğal olduğunu söylüyoruz.
Peki kendi hatalarımızı kabul edebiliyor muyuz?
Çocuk yetiştirmek biraz da insanın kendisiyle karşılaşması galiba.
Üstelik bu karşılaşmada aynanın boyu bir metre bile olmayabiliyor.
Eğitim çok kıymetli.
Kitaplar, öğretmenler, okullar, aileler…
Hepsinin bir çocuğun hayatında ayrı bir yeri var.
Ama hiçbir kitap tek başına bir çocuğu büyütmüyor. Hiçbir öğretmen tek başına bütün hayatını değiştiremiyor. Hiçbir anne baba da her şeyi kusursuz yapamıyor.
Çocuk dediğimiz, bütün bu insanların sevgisiyle, bilgisiyle, emeğiyle ve bazen de hatalarıyla büyüyor.
Bence çocuklara bırakabileceğimiz en güzel şeylerden biri, kitaplarla dolu bir dünya.
Ama yalnızca raflarda duran kitaplarla değil.
Okunan, konuşulan, üzerine düşünülen kitaplarla.
Birlikte gülünen hikayelerle.
Ve o hikayelerde anlatılan iyiliklerin gerçek hayatta da karşılık bulmasıyla.
Çünkü çocuklar bizim anlattığımız masallardan çok, yaşadığımız hayatın içinde büyüyor.
Şimdi düşünüyorum.
Belki de biz büyüklerin ara sıra çocuk kitaplarına dönmesi gerekiyor.
Biraz paylaşmayı hatırlamak için.
Biraz dinlemeyi öğrenmek için.
Biraz da dünyanın yalnızca bizim etrafımızda dönmediğini anlamak için.
Zira çocuklara iyi insan olmayı anlatan yüzlerce kitabımız var.
Ama iyi insan olmayı başardığımızı söylemek için henüz biraz erken.
Neyse efendim.
Ben şimdi kitabıma döneyim.
İnsanları anlamaya çalışıyordum.
Gerçi kızım gelip bulutları sormuştu.
Belki de doğru yerden başlamıştı.
Biz büyükler birbirimizi anlamakta bu kadar zorlanırken, çocukların gökyüzünü merak etmesine şaşmamak lazım.