Bizim okulda da vardı o kırmızı yangın köşeleri.

Baltası vardı, kazması vardı, kovası vardı. Duvara öylece asılırdı. Hatta çoğumuzun boyu baltaya yetişmezdi ama teneffüste önünden yüz kere geçerdik.

Kimsenin aklına baltayı indirip arkadaşına vurmak gelmezdi.

Şimdi bunu söylediğimizde hemen klasik cümle geliyor.

“Bizim zamanımızda böyle değildi.”

Belki gerçekten değildi.

Ama mesele bizim ne kadar uslu, bugünün çocuklarının ne kadar kötü olduğu değil.

Çünkü çocuk değiştiyse, çocukluğu değiştiren de biziz.

Bugün çocukların çantasında ne var diye konuşuyoruz. Kesici alet mi taşıyor, kavga mı ediyor, arkadaşını tehdit mi ediyor…

Peki kafasının içinde ne var diye ne kadar soruyoruz?

Öfke var mı?

Yalnızlık var mı?

Görülme isteği var mı?

Evde dinlenmeyen, okulda fark edilmeyen, arkadaş grubunda kabul görmek için her şeyi yapabilecek hale gelen bir çocuk var mı?

Eskiden kavga yok muydu? Vardı.

Zorbalık yok muydu? Vardı.

Şiddet hiç mi yoktu? Elbette vardı.

O yüzden geçmişi pamuk şeker gibi anlatmanın da anlamı yok.

Ama bugün başka bir şey var.

Çocukların maruz kaldığı dünya çok daha hızlı, çok daha sert ve çok daha kontrolsüz.

Bir çocuk daha ilkokul çağında yetişkinlerin bile kaldıramayacağı görüntülere birkaç dokunuşla ulaşabiliyor. Şiddet bazen oyun, bazen video, bazen şaka, bazen de birkaç beğeni getiren bir gösteri olarak karşısına çıkıyor.

Sonra gerçek hayatta sınırlar bulanıklaşıyor.

Biz de bir olay yaşanınca şaşırıyoruz.

“Bu çocuk bunu nasıl yaptı?”

Belki soruyu geç soruyoruz.

O çocuk bunu yapmadan önce nasıldı?

Kim fark etti?

Kim konuştu?

Kim sustu?

Öğretmeni bir şey söylediğinde “Benim çocuğum yapmaz” mı dedik?

Arkadaşına zarar verdiğinde “Çocuktur, olur” deyip geçtik mi?

Telefonu eline verip saatlerce ne izlediğini hiç merak etmedik mi?

Her öfkesini şımarıklık, her sessizliğini usluluk sandık mı?

Çünkü çocuk bir sabah uyanıp şiddete meyilli hale gelmiyor.

Bir şeyler birikiyor.

Bazen evde.

Bazen okulda.

Bazen ekranda.

Bazen de kimsenin dönüp bakmadığı küçücük işaretlerde.

Yangın köşelerindeki baltaları kaldırarak çocuklarımızı koruyamayız.

Çantalara bakmak gerekebilir. Okul güvenliğini artırmak da gerekebilir.

Ama asıl bakmamız gereken yer çocukların iç dünyası.

Çünkü tehlikeli olan yalnızca çantaya giren şey değildir.

Bazen yıllarca görülmeyen öfke de tehlikelidir.

Ve belki artık “Çocuklara ne oldu?” diye sormayı bırakmalıyız.

Çocuklar bu dünyanın içine doğdu.

Asıl soru şu….

Biz nasıl bir dünya bıraktık da çocuklarımızı artık birbirlerinden korumayı konuşur hale geldik?

O zaman hadi, bu sefer ödev çocuklara değil bize gelsin.

Bu bizim ödevimiz olsun.

Biraz düşünelim. Nerede eksildik, neyi görmezden geldik, neyi normalleştirdik?

Sonra da dünyayı değiştirmeye çalışmadan önce en yakından başlayalım.

Kendimizden.

Belki değişim tam da oradan başlar.