Gitarın tellerini akort edeceğim derken kendi ayarlarını bozup Do Majör tonunda kızın gönlünü çalan bizim şair var ya… Bitti mi çilesi? Ne gezsin! Meğer bizim öğretmen hanımın bir başka tutkusu daha varmış: Kampçılık.
Kız hafta sonları şehirden bir kaçıyor; dağ, tepe, akarsu kenarı demez, çadırını kurup doğanın kucağında yaşıyor. Bizim şair ise doğayla teması en son mahalle parkındaki "Çimlere basmayınız" tabelasına bakmaktan ibaret olan, ömründe asfalttan başka zemine basmamış tam bir kaldırım çocuğu! "Böcek" deyince aklına Kafka geliyor, "Ateş Yakmak" deyince aşkın ateşi, "Çalı Çırpı" deyince de servet-i fünoon edebiyatı...
Geçen cuma bizim kahveye bir gelişi vardı, gören I. Dünya Savaşı’ndan kaçıyor sanır. Sırtında devasa bir çanta, boyu adamı aşmış. Yürürken öne doğru 45 derecelik açıyla eğiliyor; hani ağırlık merkezini bulmaya çalışan fizik deneylerindeki o devrilen maketler gibi!
"Ağabey," dedi sırtındaki çantanın ağırlığıyla kahvenin girişindeki ahşap eşiğe takılıp masaya kapaklanarak, "Hafta sonu dağdayız..."
"Hangi dağda oğlum?" dedim, "Sen en son Belgrad Ormanı'na gittiğinde 'Buranın nem oranı mısralarımı nemlendiriyor' deyip ilk yarım saatte taksiyle geri dönmüş adamsın!"
Meğer kız bunu "Ruhumuzu doğanın ritmiyle eşitleyelim" diye davet etmiş. Bizimki durur mu? "Doğa benim ikinci evimdir, şehirden zaten nefret ederim" diye sıkmış babam sıkmış. Kız da demiş ki: "Harika! O zaman bu hafta sonu çadırı sen kuruyorsun, matı da sen seriyorsun. Sıfır konfor, tam simetri!"
Cumartesi sabahı gitmişler. Pazar gece yarısı bizimki kahvenin kapısından içeri girdi... Yüzü gözü çamur içinde, ceketinde kurumuş çalı çırpı parçaları var, pantolonu dikiş yerinden değil, direkt iki parçaya bölünmüş halde! Saçının ortasına giren çam çam kozalağı adeta yeni bir organı gibi kafatasına kaynamış. Gözlerdeki bakış? Tam bir "Titanik’ten sağ kurtulup uzaylılar tarafından kaçırılan adam" belgeseli!
Bunu çay sandalyesine oturtmaya çalıştık, bacağı kramp girdiği için sandalyeyi ıska geçip yere yuvarlandı. Kaldırdık, eline sıcak bir çay verdik. Şekeri karıştırırken kaşık bile elinde titriyor, bardak tabağa vurdukça telgraf çekiyor sanki: Tık-tık-tık-tık...
"Anlat," dedim, "Nasıl geçti doğanın ritmi?" Bir ah çekti, sanki içinden ciğeri, böbreği, safra kesesi aynı anda söküldü.
"Ağabey," dedi, "O çadır denen meret var ya... Benim için dize yazmak ne kadar kolaysa, o tenteyi kurmak o kadar imkânsızmış! Kız bana 'Sürgüleri çapraz geçirip paralelliği sağla' diyor. Ben plastiği çekiyorum, çubuk bükülüyor... 'Ulan bu yayın esneklik katsayısı kaçtı?' diye düşünürken pol esnedi, bir fırladı, zımba gibi tam iki gözümün ortasına çarptı! Ben gözlerimden çıkan yıldızları sayarken 'Hah, çadırı kurdum herhalde' dedim. Meğer çadırı kızın üstüne devirmişim, kız tentenin altından 'Beni kurtarın!' diye bağırıyor!"
— "Ee, kazıkları ne yaptın?" — "Hiç sorma abi! Kazıkları toprağa çakayım diye taşı bir kaldırdım, ağırlığı hesaplayamayıp kendi bacak arama vurdum! Acıyla geriye doğru yalpalarken kızın özenle hazırladığı termo-matın üzerine basıp kaydım, yuvarlanarak dere yatağına kadar gittim. Kız yukarıdan bakıp 'Romantik bir giriş oldu ama yönün yanlış' diye bağırıyor..."
— "E gece ne yaptınız?" — "Ne gecesi abi, gece oldu mu doğa dedikleri şey üstüme çöktü! Çadırı en son kurmayı başardık ama ben kazığı yanlış yere çaktığım için çadır 30 derece meyilli duruyor. Kayarak kızın üzerine düşmeyeyim diye sabaha kadar fermuarın cırt cırtına tutunarak asılı kaldım! Her taraftan bir hışırtı, bir ses... Ben zannettim ki kuş sesleriyle uyuyacağız... Meğer cırcır böcekleri fütüristik bir ağır metal grubu kurmuş, kulğımın dibinde elektro gitar çalıyorlar! Bir ara dışarıdan devasa bir 'ÇIT' sesi geldi. Ben 'Tamam, kesin 300 kiloluk bir bozayı geldi, şu an beni hangi sosla yiyeceğini düşünüyor' diye doğanın diferansiyel denklemini kurdum kafamda. Korkudan panikleyip çadırın içinde doğrulayım dedim, kafamı çadırın tepe lambasına bir koydum, lamba patladı! Karanlıkta 'Ayı geldi!' diye çığlık atıp çadırın fermuarını açmadan direkt çadırın kumaşını yararak dışarı fırladım. Kız arkamdan 'Oğlum o benim içtiğim soda kutusuydu, ne ayısı!' diye bağırıyor..."
— "Sabah n'oldu peki?" — "Sabah olmuş, kız 'Haydi, ateşte kahve demleyelim' dedi. 'Gör bak, ilkel ateş nasıl yakılır' diye havaya girdim. Çakmağı çakıp çalıları tutuşturayım derken rüzgar bir döndü, dumanın tamamını ciğerime çektim. Öksürük krizine girip geri geri kaçarken kızın kamp sandalyesine takıldım, kucağımdaki çalı çırpıyla birlikte kızın pişirdiği yumurtaların tam ortasına oturdum! Su getireyim diye dereye koştum, ayağım yosuna kaydı, dereye yüzüstü kapaklandım. Su yerine de mataraya yanlışlıkla dere dibindeki su mercimeklerini doldurmuşum. Kız kahveyi bir yudumladı, ağzından yeşil yapraklar çıktı!"
— "Kız ne dedi peki senin bu doğa insanı haline?" dedim. — "Hiç," dedi gözünden bir damla çamurlu yaş akarak. "Bana baktı baktı, 'Senin doğayla olan ilişkin, içi boş bir tanımlanamayan küme. Ama çadırı yırtıp dışarı kaçarken sergilediğin kinetik enerji, limit değerinde bir trajedidir' dedi. Sonra kahveyi kendi demledi, beni de bir ağaca bağladı ki başka bir kazaya sebebiyet vermeyeyim..."
Şimdi bizim şair kahvenin köşesinde oturmuş, bacaklarına ve alnındaki gümrük kapısı büyüklüğündeki morluğa kas gevşetici krem sürüyor. Bir yandan da internetten "Tam korumalı şövalye zırhı" ve "Bebekler için kenar koruyucu sünger" fiyatlarına bakıyor.
E, kolay değil tabii... Şairlik dediğin şey masa başında "Açsam pencereyi de duysam dağların sesini" diye mısra yazmaya benzemiyor. O dağa çıkınca, doğanın o sert matematiği adama böyle amuda kalkarak takla attırıyor işte!
Ne diyelim, romantizmin karekökünü alırken çamurda 100 metre serbest stil kayan bizim şaire helal olsun. Sevda olmasa, bu adamı değil dağa, evdeki balkona bile çıkaramazdınız!
Rıza! Oradan bizim şaire bir açık çay ver. Ama bardağı masaya sen koy, eline verme, yine düşürür falan kahveyi yakarız durduk yere! İçine de bolca ıhlamur at, doğa adamı hem soğuk almış hem de bünye komple çökmüş belli!