Geçen haftaki “kesişim kümesi” fiyakasından sonra bizim şairin durumu iyice çığırından çıktı. Biz sanıyoruz ki iki gönül bir olunca denklem çözülecek, ortalık durulacak... Nerede! Asıl matris şimdi kuruluyormuş meğer.
Dün akşam kahveye bir geldi, sırtında kocaman bir kılıf. Sanırsın mahallenin bağlamacısı Hüseyin Abi. "Hayırdır" dedim, "Şiiri matematiğe kurban ettin, şimdi de türküye mi başlıyorsun?" Kılıfın fermuarını bir çekti, içinden ışıl ışıl bir klasik gitar çıktı. Bizim kahvedekiler masalardan başını kaldırdı; tavlanın zarları havada kaldı, Garson Rıza’nın elindeki çay tepsisi tir tir titredi.
"Ağabey," dedi, gözlerinin içi kan çanağı, "Öğretmen hanım sadece denklem kurmuyor. Kız aynı zamanda müzisyenmiş! Akşamları akustik gitar çalıyor, koridorda yürürken bile parmaklarıyla ritim tutuyor."
Dedim, "E ne var bunda?"
"Nasıl ne var abi!" diye gürledi. "Ben bu kadını sırf parantez açıp kapatarak tutamam ki! Sanatçı adama sanatçı gerek. Müzikle geleceğim karşısına. Onu kendi frekansında vuracağım!"
Yahu sen ne anlarsın gitardan? En son lisede blokflüt çalmaya çalışırken deliklerini tutturanayayıp dersten atılmış adamsın. Şiirdeki ahenkle tellerdeki akor aynı şey mi?
"Hallederim" diyor. Son üç gündür evde yatıp kalkıp gitar çalışıyormuş. Sol elinin parmak uçlarını bir gösterdi, mübarek su toplamış, nasır tutmuş. Sağ eliyle tellere bir vuruyor, sanırsın gitar çalmıyor da un çuvalı silkeliyor. Kahvenin ortasında başladı bize konser vermeye. Tellere basarken parmakları öyle bir düğümleniyor ki, kurtarmak için haritadan koordinat bakman lazım.
— Ne çalıyorsun oğlum sen? dedim.
— Mi minör, diyor. "Daha doğrusu mi minörün türevini alıyorum abi, ritmi entegre ediyorum."
Meğer geçen gün bizimki okulun koridorunda öğretmen hanıma rastlamış. Gitar kılıfını sırtına takmış, güya tesadüfen oradan geçiyor. Kız bunu görünce şaşırmış tabii, "Aaa, siz de mi müzikle ilgileniyorsunuz?" diye sormuş. Bizim şair de kendini tutamayıp göğsünü kabartmış: "Evet, ben ritmik imgelem üzerine çalışıyorum, dizeleri artık melodik frekanslarla kuruyorum" gibi ne idüğü belirsiz bir laf etmiş. Kız da gülümsemiş, "Ne güzel! Bir gün bir Do Majör basarsınız, üstüne bir şeyler okursunuz" demiş.
Bizimki arkasından bakakalmış tabii. Kız "Do Majör" deyince bizimki onu Fransızca bir edebiyat akımı sanmış!
Şimdi gece gündüz çalışıyor. Bir yanda "5 Dakikada Gitar Öğren" broşürü, diğer yanda Cemal Süreya... Kız hem matematikçi hem müzisyen ya; bizimki "Ritmi kaçırırsam beni hayatından teğet geçer, frekansı tutturamazsam teğet bile geçemem, boş kümede kalırım!" diye tırnaklarını yiyor. Geçen akşam yazdığı mısrayı okudu bana, valla billa tüylerim diken diken oldu. Dize aynen şöyle başlıyor:
"Senin hipotenüsüne kurban olduğum, Do Majör tonunda bir ah çekerim..."
Ne diyelim... Bir yanda pi sayısını nota gibi okuyan, gitarın tellerinde fonksiyon gezdiren bir öğretmen hanım; diğer yanda onun için parmaklarını heder eden, ritimsiz ama kocaman yürekli bir şair.
Bizim şair bu melodik denklemi çözer mi, yoksa gitarın telleri kopmadan önce kendi kafasındaki teller mi kopar, göreceğiz. Ama dün akşam kahveden çıkarken bana fısıldadı: "Ağabey, eğer bu kızla bir gün sahneye çıkarsak, şarkının adını 'Karekök İçinde Solo' koyacağım."
Rıza, bize oradan bir çay daha ver. Ama bu sefer şekeri ritmik at, bizimkinin frekansı bozulmasın!
Do Majör Tonunda Bir Ah
Ali Hamdi KAHVECİ
Yorumlar