Çocuk yetiştirmek zor iş. Bunu artık hepimiz kabul ettik. Peki, hiç düşündünüz mü, bizim gibi yetişkinlerle yaşamak çocuklar için ne kadar zor?
Sabah uyanır uyanmaz “Hadi kalk, geç kalıyoruz” diye başlayan, kahvaltıda “Çabuk ye” diye devam eden, ayakkabısını giyerken “Biraz hızlı ol” diye sabırsızlanan bir yetişkinle aynı evde yaşamak kolay olmasa gerek.
Üstelik bu yetişkin, yani biz, akşam olduğunda çocuğumuza dönüp “Bugün neden bu kadar huysuzsun?” diye sorabiliyoruz.
Gerçekten büyük cesaret.
Bir düşünün. Sabah işe giderken eşimiz bize “Hadi çabuk ol, neden hala hazırlanamadın, kaç kere söyleyeceğim?” dese muhtemelen üçüncü cümlede aile içi diplomatik ilişkileri askıya alırız.
Ama çocuklarımızdan bütün bu cümleleri duyup bir de güler yüzlü olmalarını bekliyoruz.
Çünkü biz büyüğüz.
Büyük olmak da galiba bazen kendi sabırsızlığımıza mantıklı gerekçeler bulabilme yeteneği kazandırıyor.
Çocuk bağırınca saygısızlık, biz bağırınca sinirlerimiz bozuk.
Çocuk ağlayınca şımarıklık, biz ağlayınca dolmuşuz.
Çocuk odasına kapanınca trip atıyor, biz kapıyı kapatınca biraz yalnız kalmaya ihtiyacımız var.
Çocuk sözümüzü kesince terbiyesizlik, biz onun sözünü kesince önemli bir işimiz var.
Ne güzel dünya değil mi? Kuralları biz koyuyoruz, istisnaları da yine biz belirliyoruz.
Bir de çocukların duygularını yönetmesini bekliyoruz.
Daha dün dünyaya gelmiş sayılır. Beyni hala gelişiyor, dürtülerini kontrol etmeyi öğreniyor, hayal kırıklığıyla baş etmeye çalışıyor. Ama biz istiyoruz ki öfkelendiğinde sakin kalsın, üzüldüğünde mantıklı düşünsün, istediği olmayınca anlayış göstersin.
Biz otuzumuzda, kırkımızda trafikte biri önümüze kırınca insanlık tarihinin bütün hakaretlerini zihnimizden geçiriyoruz. Sonra eve gelip dört yaşındaki çocuğumuza “Öfkelenince derin nefes almalısın” diyoruz.
Çocuk da muhtemelen içinden “Önce sen bir dene bakalım” diyordur.
İşin mizahı bir yana, çocuk gelişiminde çok önemli bir gerçek var. Çocuklar duygularını düzenlemeyi yalnızca nasihat dinleyerek değil, bizimle kurdukları ilişki içinde öğreniyorlar.
Yani çocuğa sakin olmayı öğretmenin yolu sürekli “Sakin ol!” diye bağırmak değil.
Sabırlı olmayı öğretmenin yolu da “Sabrımı taşırma!” demek hiç değil.
Çocuklar bizim söylediklerimizden çok, zorlandığımız anlarda nasıl davrandığımızı gözlemliyor.
Elbette anne babalar da insan. Yoruluruz, sinirleniriz, bazen sesimizi yükseltiriz. Her gün anlayışlı, sabırlı, güler yüzlü olmak mümkün değil. Zaten çocukların ihtiyacı da kusursuz ebeveynler değil.
Onların ihtiyacı, hata yaptığında bunu kabul edebilen yetişkinler.
Mesela çocuğumuza haksız yere bağırdığımızda “Bugün çok yoruldum ama bu sana bağırmamı haklı çıkarmaz, özür dilerim” diyebilmek.
İnanın, bu cümle çocuğun gelişimine saatlerce verilen ahlak dersinden daha fazla katkı sağlayabilir.
Çünkü çocuk o anda yalnızca özür dilemeyi öğrenmez. Hata yapmanın insanı değersizleştirmediğini, sorumluluk almanın güçsüzlük olmadığını ve sevginin bazen onarım gerektirdiğini de öğrenir.
Belki de çocuk yetiştirmenin en önemli yanı, onlara sürekli nasıl davranmaları gerektiğini anlatmak değil, nasıl davranıldığını gösterebilmektir. Çünkü çocuklar bizim sabrımızdan sabretmeyi, hatalarımızı kabul edişimizden sorumluluk almayı, özrümüzden de ilişkilerin nasıl onarılacağını öğrenir. Elbette her zaman doğru davranamayacağız. Ama en azından yanlış yaptığımızda bunun farkına varabilecek kadar büyük olabiliriz. Sonuçta çocuklarımızdan olgunluk beklemek kolay, asıl mesele o olgunluğa örnek olabilmek. Biraz da çocuklar bize katlansın dedik ama galiba çocuk yetiştirirken bizim de biraz yetişmeye ihtiyacımız var.
Hadi bakalım, şimdi bir de kendimize şu soruyu soralım. Biz yetişkinler kendi hatalarımıza bu kadar anlayış gösterirken çocuklarımızın hatalarına neden aynı sabrı gösteremiyoruz? Ve asıl soru şu, biz onların çocukluğuna tahammül etmekte zorlanırken, onlar bizim yetişkinliğimize neden katlanmak zorunda kalsın?