Kendim Üzerine Düşünceler – 2

İnsan neden bazı şey’leri yapar? Kimse onu izlemiyorken, kimse takdir etmeyecek ve belki yaptığı şeyden kendisine hiçbir fayda gelmeyecekken neden yine de yapmaya devam eder?

Geçtiğimiz günlerde kendi üzerime düşünceler’in ikinci bölümünü düşünürken aklıma bir soru takıldı. Bir şey’i doğru olduğuna inandığımız için mi yaparız, yoksa yaptığımız şey’in sonunda bize bir fayda sağlayacağını düşündüğümüz için mi? Ya ikisi de değilse? Ya yalnızca kendimize yakıştıramadığımız için bazı şeyleri yapamıyorsak?

Bana kalırsa insanın karakterini anlamak için ne söylediğine ve ne yaptığına değil, neden yaptığına da bakmak gerekiyor. Çünkü bazen kimse bizi görmez, kimse yaptığımızı bilmez, kimse teşekkür etmez. Buna rağmen bir şey yapmamız gerektiğini düşünürüz.

Benim için durum biraz böyle. Bir şeyin doğru olduğuna inanıyorsam, sırf kimse takdir etmeyecek diye yapmaktan vazgeçmem. Hatta yapmadığımda kendime ihanet etmiş gibi hissediyorum genelde. Verdiğim bir sözü tutmadıysam, mesele yalnızca karşımdaki insanın bana kızması olmuyor. Önce kendi kendime düşünüyorum: Ben bunu nasıl yapabildim? Bu bana yakışıyor mu?

Çünkü “bana göre” verdiğin sözü tutmak, yalnızca başka bir insana karşı üstlendiğin sorumluluk değildir. Aynı zamanda kendine karşı da verdiğin bir sözdür.

İşte bu yüzden, kendim üzerine düşünürken aklıma gelen karakterlerden biri: A Knight.

Şövalyenin Yemini

Şövalye dediğimizde aklımıza ilk olarak zırhlar, kılıçlar, savaş meydanları ve krallara edilen yeminler geliyor. Popüler kültür de bu imajı fazlasıyla besliyor. Bir şövalye vardır; cesurdur, sadıktır, onurludur ve verdiği sözün arkasında durur.

Ama bütün gösterişli görüntüyü bir kenara bırakırsak. Günümüzde bir insanın şövalye olabilmesi için zırh giymesine veya elinde kılıç taşımasına gerek var mı???

Bence mesele, insanın kendi ilkeleriyle nasıl bir ilişki kurduğu.

Örnek olarak ben bir söz verdiysem sonuna kadar gitmem gerektiğini düşünüyorum. Çünkü söz vermek, ağzından çıkan birkaç kelimeden ibaret değildir. sözünün arkasında bir niyet, bir sorumluluk ve karşı tarafa verdiğin bir güven vardır.

(Burada söz vermeyi seven ama sözünü tutmayan arkadaşlar kendilerini rahatça savunabilirler tabii. Herkesin bir açıklaması var sonuçta…)

Benim açımdan bu verdiğim sözü tutmamak, yalnızca bir şey’i yapamamış olmak değildir; kendime yakıştıramadığım bir davranıştır. Elbette insanın gücü her şeye yetmeyebilir, hayat beklenmedik durumlar çıkarabilir. Ancak ben bir söz verirken neye söz verdiğimi bildiğimi ve sınırlarımı değerlendirdiğimi varsayıyorum.

Buradaki mesele, her koşulda düşünmeden hareket etmek değil. Mesele, insanın neyi üstlendiğini bilmesi ve üstlendiği şeyin sorumluluğunu alması.

Çünkü herkes sana güvenebilir. Ama asıl soru şu: Sen kendine güvenebiliyor musun?

Takdir Beklemeden Doğru Bildiğini Yapmak

Günümüz dünyasında her davranışın karşılığı olmasını bekliyoruz. İyilik yapıyorsak teşekkür edilmesini, emek veriyorsak fark edilmesini, sorumluluk alıyorsak en azından takdir görmeyi istiyoruz.

Evet bunlar güzel şeyler. İnsan yaptığı şey’in görülmesini ve emeğinin karşılığını almayı ister. Fakat bir davranışı yalnızca karşılığında ne kazanacağımıza göre değerlendirirsek ne olur?(hayat’ı matematik yapma işi :D)

Bence “bağzı” şey’leri doğru olduğuna inandığımız için yapabilmeliyiz. Kimsenin bizi alkışlamasına, onaylamasına veya yaptığımız şeyi anlamasına ihtiyaç duymadan.

Ben bir şey’in doğru olduğuna inanıyorsam, insanlar ne düşünecek diye ilkelerimden vazgeçmem. Bunun sonucunda yalnız kalabilirim, insanların anlam veremediği biri olabilirim veya düşüncelerim yüzünden eleştirilebilirim. Ama bütün bunlar, kendi değerlendirmemi yapmaktan vazgeçmem için tek başına yeterli değil.

(kısaca kafayı yormam sonuna bakmam ben adam olmam’a çıkıyor bu iş amma :D)

ama burada önemli bir ayrıntı var: Kendi doğrularına bağlı olmak, kendi doğrularının mutlak gerçek olduğunu düşünmek değildir.

Bir konuda emin olsam bile kendimi sorgularım.(hem de çok fazlaa) İnsanların fikirlerini sorarım, farklı bakış açılarını dinlerim, düşüncelerimi yeniden değerlendiririm. Çünkü belki benim göremediğim bir şey vardır. Belki başka birinin kurduğu mantık, benim değerlendirmemden daha sağlamdır.

Bunu neden yapıyorum? Çünkü amacım yalnızca kendi düşüncemi savunmak değil; mümkün olduğunca daha iyi bir doğruya ulaşmak.

Ama bütün bunları yaptıktan sonra hâlâ aynı sonuca ulaşıyorsam, sırf insanlar farklı düşünüyor diye kendi yolumdan vazgeçmem.

İşte burada yalnızlık meselesi ortaya çıkıyor.

Bazen insan, başkalarının beklentilerine göre biri olmayı reddettiği için yalnız kalır. Bu, mutlaka diğer insanlardan daha doğru düşündüğü anlamına gelmez. Belki gerçekten yanılıyordur. Belki de herkesin göremediği bir şeyi fark etmiştir. Bunu anlamanın tek yolu düşüncelerini sorgulamaktan vazgeçmemektir.

Ancak sırf yalnız kalmamak için kendini başkalarının istediği kişiye dönüştürmek de bana doğru gelmiyor.

Kendi ilkelerini sorgulamak başka, başkalarının beklentilerine göre kendi ilkelerinden vazgeçmek başkadır.

“Adalet” Herkesin Kafasının İçine Girmek

İnsanların çoğu bir olayın yalnızca kendi gördüğü tarafını değerlendirmeye meyillidir. Tartışmada taraflardan birini dinler, onun anlattıklarına göre karar verir diğer tarafı değerlendirmeden hükmünü veririz.

Oysa bir olayın birden fazla tarafı vardır. Herkesin kendi gerekçesi, geçmişi, düşüncesi ve olayı değerlendirme biçimi bulunur.

Ben genelde olayı yorumlarken şeytanın avukatlığını yapıyorum. Herkesin ne düşündüğünü, nasıl o noktaya geldiğini, hangi gerekçelerle hareket ettiğini anlamaya çalışıyorum. Konunun bütün taraflarını ortaya koyup mümkün olduğunca adil bir değerlendirme yapmaya çalışıyorum.

Bu, herkesin haklı olduğunu düşündüğüm anlamına gelmiyor. Bir insanın neden yanlış davrandığını anlamakla o davranışı doğru bulmak aynı şey değil.

Birinin yaptığı şey’i açıklayabilirim, onu o davranışa götüren koşulları anlayabilirim ama yine de davranışını yanlış bulabilirim. Çünkü anlamak, onaylamak demek değildir.

(Bazen bir olayı anlatırken herkesin savunmasını yapıyormuşum gibi görünebilirim. Merak etmeyin, mahkeme kurmadım sadece bütün mevzuyu görmek istiyorum.)

Bence adalet, yalnızca sevdiğimiz veya bize yakın olan insanları korumak değildir. Bazen kendi düşüncemizi zorlayacak ihtimalleri de değerlendirmeyi gerektirir.

Çünkü olayın sadece bir tarafını dinleyerek karar vermek kolaydır. Zor olan, sevmediğimiz veya bize ters gelen birinin de haklı olabileceği noktaları kabul edebilmektir.

Peki, bunu yapabiliyor olmak bizi her zaman adil yapar mı? Tabii ki hayır.(yine kendimizi en iyisi seçemedik yaw) Biz de insanız bizim de yanılma ihtimalimiz var ama en azından kendi değerlendirmemizi yalnızca ilk izlenimlerimize dayandırmamaya çalışabiliriz.

“Sadakat” Dostumdur ama Yanlış Yapmıştır

Şövalyenin en çok konuşulan özelliklerinden biri de sadakattir.

Birine sadık olmak ne demektir? O insanın her kararını desteklemek mi? Her koşulda onun tarafında durmak mı? Yoksa yanlış yaptığı zaman bile onu yalnız bırakmamak mı?

Örneğin çok güvendiğim dostumun bir olayda haksız olduğunu düşünüyorsam, sırf haksız diye onu herkesin önünde yalnız bırakmak istemem. Sadakat benim için önemlidir. Ama dostumun arkasında duruyor olmam, onun yaptığı şeyi doğru bulduğum anlamına da gelmez.

Birebir kaldığımızda kendisiyle en çok ben kavga ederim. Gerekiyorsa neden yanlış olduğunu uzun uzun anlatırım. Çünkü bir insanı gerçekten önemsiyorsam, yaptığı her şeyi doğru kabul ederek ona yardımcı olabileceğimi düşünmüyorum.

Yani sadakat benim için yanlışın üstünü örtmek değildir. Bir insanla arandaki bağı korumaya çalışırken onun hatasını da görebilmektir.

Dostumun yanında olabilirim. Onu dinleyebilirim, ona destek olabilirim. Fakat onun yaptığı her şeyi savunmak zorunda değilim. Bir insanın yanında durmakla onun bütün kararlarının sorumluluğunu üstlenmek arasında fark var.

Aynı şekilde, bir insanın bana geçmişte kötülük yapmış olması da onun çaresiz kaldığı bir durumda yardım etmeyeceğim anlamına gelmez.

Çünkü birini hayatımdan çıkarmış olabilirim. Ona duyduğum güven bitmiş olabilir. Artık aramızdaki ilişkiyi sürdürmek istemiyor olabilirim. Ama bütün bunlar, o insanın bir gün yardıma ihtiyacı olduğunda ona yardım etmemek için tek başına bir gerekçe değil.

Bir insanla kişisel ilişkimi bitirmek başka, onun bir insan olarak yardıma ihtiyaç duyduğunu görmek başka. (tamam kral ya en şövalye sensin :D)

Çaresizliği Bilen Birinin Sorumluluğu

Hayatımda bir kez çok çaresiz kaldım. Ayrıntılarına girmeyeceğim ama o deneyim bana şunu öğretti. “Kimse böyle çaresizliği yaşamasın.”

Belki de bu yüzden, bir insan yardıma ihtiyaç duyduğunda elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Geçmişte bana kötülük yapmış olsa bile. (tamam sensin dedik ya kral :D)

Bugün hayatımda olmayan, aramızdaki ilişkiyi bitirdiğim insanlar bile bir gün bana ulaşmak istese, telefonum açıktır.(lütfen aramayın mesaj atın telefonla konuşmaktan nefret ediyorum :/ ) Bu mevzu onları yeniden hayatıma alacağım veya geçmişte yaşananları unutup her şeye eskisi gibi devam edeceğim anlamına gelmiyor. Yalnızca bir insanın yardıma ihtiyaç duyduğunda benimle iletişime geçebilmesinin önünde gereksiz engel olmasını istemiyorum.

Bu düşünce beni bazen gereğinden fazla iyi biri yapıyor olabilir.(kendimize iyi diyip narsistliğimizi kanıtlama işi) Birde insanlar neden bu kadar analiz yaptığımı, neden bu kadar yük üstlendiğimi sorabiliyorlar. Benim cevabım ise genelde fix “Bu beni hayatta tutuyor.” Daha iyi değerlendirmeler yapmamı, olayları anlamamı ve daha doğru kararlar vermemi sağlıyor.

Gönüllü arama kurtarma çalışmalarında da sorumluluğun ne anlama geldiğini düşünmek için yeterince sebep var. Çünkü bazı durumlarda mesele yalnızca kendi rahatını düşünmek değil bir görev üstlenmiş olmak ve o görevin gerektirdiği şekilde hareket etmek.

Elbette sorumluluk almak, düşünmeden risk almak olmamalı. Bazen en doğru hareket müdahale etmek, bazen de koşulları değerlendirip başka yol bulmaktır. Burada önemli olan, sırf zor olduğu için sorumluluktan kaçmamak ve sırf bir şey yapmak istiyoruz diye değerlendirmeyi bırakmamaktır.

Benim için yardım etmek, her insanı mutlaka kurtarabileceğini düşünmek değil. Elinden geleni yapmak, gerektiğinde yanında durmak ve yapabileceğin bir şey kalmadığında başkasının kararına da alan bırakabilmektir.(leave the space leave the room insanlar biraz kendisi yaşasın be Furkan bu kadar kontrol manyağı olma)

Çünkü herkesi kurtaramam. Herkesin yerine karar veremem. Ama yardım edebileceğim bir durumda sırf bana bir faydası olmayacak diye geri çekilmek de istemem.(Bi zahmet :D)

Peki, Şövalye Kendisine Karşı Ne Yapmalı? (kendimize ateş etme seansı)

Şimdiye kadar sözlerden, sadakatten, adaletten ve sorumluluklardan bahsettik. Peki, bütün bunların arasında insanın kendisine karşı sorumluluğu nedir?

Bana göre insanın kendi sorumluluğu, kendi en iyi hâli olmaktır.

Sosyal medya’da gördüğüm tivit’i yapıştıraıym şuraya hemen

"The goal is to be the most calmest, disciplined, loving, generous, successful and healthiest man one could be."

Bu, her zaman başarılı olmak, hiç hata yapmamak veya her koşulda güçlü görünmek demek değil. Kendi ilkelerinden, sorumluluklarından ve görevlerinden vazgeçmemek; elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmak demek.

Çünkü yorulmak hayatın içinde var. Bir şeyleri hatta her şey’i kaybetmek de var. Bazen yalnız kalmak, bazen yanlış anlaşılmak, bazen de bütün çabana rağmen istediğin sonucu alamamak var.

Bunların hiçbiri hayatın dışına çıkabileceğimiz istisnalar değil. Bunlar zaten hayatın bir parçası.

O zaman sırf yorulacağız diye sorumluluklarımızı bırakmalı mıyız? Bir şey kaybetme ihtimalimiz var diye emek vermekten vaz mı geçmeliyiz? İnsanlar bizi anlamıyor diye doğru olduğuna inandığımız şeyleri yapmayı bırakmalı mıyız?

Bence hayır.

Ama burada kendi kendime de dikkat etmem gereken bir nokta var. İlkelerime bağlı kalmakla kendimi hiçbir koşulda sorgulamamak aynı şey değil. Bir sorumluluğu üstlenmekle her şeyi tek başıma çözebileceğimi düşünmek de aynı şey değil.

En iyi hâlim olmak istiyorsam, yalnızca başkalarına karşı nasıl davrandığımı değil, kendimi nasıl değerlendirdiğimi de sorgulamalıyım.

Bir insanın kendine sadık olması, hiçbir zaman değişmemesi demek değildir. Bazen daha iyi bir şey öğrendiğinde düşüncesini değiştirmek de kendi ilkelerine sadakatin bir parçasıdır. Çünkü benim için önemli olan yalnızca bir düşünceye bağlı kalmak değil, o düşüncenin neden arkasında durduğumu bilmektir.

Şövalye olmak belki de her zaman dimdik ayakta durmak değildir. Bazen yanıldığını kabul etmek, bazen başkasının haklı olduğunu görmek, bazen de elinden geleni yaptıktan sonra kontrol edemediğin şeyleri kabul etmektir.

Ama bütün bunların sonunda yine de elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmaktır.

Zırhın Altında Kalan

Şimdi kendime dönüp baktığımda, bir şövalye gibi yaşamaya çalışmanın benim için ne anlama geldiğini daha iyi anlayabiliyorum.

Verdiğim sözleri tutmak istiyorum.(özellikle kendime karşı verdiğim sözleri.) Haksızlık gördüğümde mümkünse müdahale etmek istiyorum. Yakın olduğum insanların yanında durmak, onların hatalarını da açıkça söyleyebilmek istiyorum. Bir insanın çaresiz kaldığını gördüğümde, geçmişte aramızda ne yaşanmış olursa olsun elimden geleni yapabilmek istiyorum.

Bunları yaparken takdir edilmeyi şart koşmuyorum.(açıkçası çokta umurumda yani :D) Herkesin beni anlamasını da beklemiyorum. Çünkü bunlar benim için dışarıdan kazanacağım unvanlardan çok, kendime karşı nasıl bir insan olmak istediğimle ilgili.

Ama bütün bunları yapıyor olmam, her zaman doğru kararlar verdiğim anlamına gelmiyor. Belki bazen gereğinden fazla yük üstleniyorum. Belki bir olayı anlamak için fazla düşünüyorum. Belki kendime karşı koyduğum standartlar nedeniyle işleri olması gerekenden daha zor hâle getiriyorum.

Bunları da görmem gerekiyor.

Çünkü insanın kendi en iyi hâli, bir gün ulaşıp bir daha hiç değişmeyeceği kusursuz bir sürüm değil. Sürekli düşünmeyi, öğrenmeyi, kendini yeniden değerlendirmeyi ve gerektiğinde değişmeyi gerektiren bir süreç.

Benim için şövalyelik de böyle bir şey: Sözünün arkasında durmak ama neden o sözü verdiğini bilmek. Sadık olmak ama yanlışı savunmamak. Adil olmak ama kendi değerlendirmesinin de yanlış olabileceğini unutmamak. Sorumluluk almak ama her şeyi kontrol edebileceğini sanmamak.

Ve bütün bunları yaparken, kimsenin seni alkışlamadığı zamanlarda da kendine yakıştırdığın insan olmaya çalışmak.

Şimdi size soruyorum:

Bir insanı gerçekten güçlü yapan şey, verdiği sözleri ne pahasına olursa olsun tutması mıdır; yoksa neyi neden üstlendiğini bilip, bütün zorluklara rağmen elinden gelenin en iyisini yapmaya devam etmesi mi?

Belki de şövalyenin asıl yemini, başkalarının önünde verdiği sözlerden önce, kendi içinde kim olmaya karar verdiğiyle ilgilidir.

Bir sonraki kafa açma seansımda görüşmek üzere... :D