Biyolojik ve psikolojik birer fonksiyonlar silsilesinden ibaret olan bizlerin "bilinç" adını verdiğimiz biyokimyasal yapısını, idealize ettiğimiz sahte hayatların yarattığı sahte tükenmişlikleri kendimce yazdım.

Otomatiğe Bağlanmış Metotlar ve "Bilinç" İllüzyonu

Günlük hayatımızda aldığımız kararları, verdiğimiz tepkileri ya da anlık duygularımızı özgür(?) irademizin çok muazzam muhteşem ve eşsiz birer eseri sanma eğilimindeyiz. Oysa biraz derine indiğimizde; acıktığımızda “yemek_ye()”, tehdit hissettiğimizde “kac_veya_savas()” metotlarını çağıran, tamamen dış uyarana endeksli otomatize döngülerden (call stack) ibaret olduğumuzu görürüz.(hatta bu yazımı belki toplumda kabul görmek için yazmışımdır falan yani :D)

İnsanlık olarak kendimizi makinelerden ayırdığımız o çok övündüğümüz "bilinç" dediğimiz şey, belki de henüz kodunu çözemediğimiz için bize büyüleyici gelen karmaşık bir algoritmadan başka bir şey değildir. Teknoloji ilerledikçe ve nöro-biyoloji geliştikçe anlıyoruz ki; o kutsadığımız duygular ve düşünceler aslında gayet kontrol edilebilir, öngörülebilir ve manipüle edilebilir süreçler.

(Hatta işin eğlenceli tarafı; doğru zamanda, doğru kombinasyonla aynı anda 87 farklı hormon birden salgılanırsa, sistemin gidip dağdaki ayıya bile aşık olması işten bile değildir :D)
Bizler sadece bu kimyasal reaksiyonlar silsilesini "benim özgür bilincim" sanarak kendimizi kandıran tatlı fani organizmalarız.

Hatta işi bir adım daha ileri taşıyalım: En sevdiğimiz yemeği yerken hissettiğimiz o derin haz, kendimize vakit ayırdığımızı sanıp "hobi" adını verdiğimiz tüm o uğraşlar ve hatta toplumca en üst makama koyup "kutsal" diye nitelendirdiğimiz çocuk sahibi olma arzusu bile... Hepsi doğanın bize yutturduğu ilkel dürtülerden ibaret. İşin aslı; soyunu devam ettirme, genlerini bir sonraki nesle aktarma ve hayatta kalma kodlarımızı çalıştırırken zihnimizin bize oynadığı harika bir "anlam yaratma" oyununu izliyoruz. (Yani o çok derin anlamlar yüklediğimiz eylemler bile arka planda evrimsel biyolojinin bize şart koştuğu üreme ve hayatta kalma algoritmalarından başka bir şey değil :D)

İdealize Edilmiş Hayatlar ve "Tükenmişlik" Yanılgısı

Yazılımda bir fonksiyon ana işini yaparken sistemi arka planda gizlice yıpratıyorsa buna "yan etki" (side effect) deriz. Günümüz insanının en büyük yan etkisi ise hayatını imkansız derecede "idealize" etmeye çalışmasıdır.

Sosyal medyadaki sahte perdeye bakarsak herkes kusursuz işlemci pazarlanıyor: 8 saat deliksiz uyuyan, sabah 5'te kalkıp sporunu yapan, günde 100 sayfa kitap okuyan, projelerini eksiksiz bitiren, sosyalleşen ve dünyayı gezen tipler... İnsan fizyolojisinin ve zaman parametresinin teknik olarak hepsine aynı anda yetişmesi imkansızken, toplum bize bu imkansız standartları "normal" diye yutturmaya çalışıyor. (hatta olması gereken buymuş gibi bundan azını yapanların başarısız olarak görme oyununu da buna ekleyebiliriz)

Ve işin komedisi tam burada başlıyor: İnsanlar bu imkansız denklemi çözemeyip sistem kilitlendiğinde, adına hemen modern çağın o popüler sığınağını yapıştırıyorlar: "Tükenmişlik" (Burnout).

Açık konuşayım; bana göre hayatın içinde öyle "tükenmek" falan diye bir şey yoktur. Bu sadece imkansız bir illüzyonu başarmaya çalışıp başaramayınca uydurulan tatlı bir bahanedir. Kendi kapasitenin üzerinde mantıksız bir döngüyü çalıştırmaya kalkıp sonra da "ben tükendim" demek, tasarımından hiç anlamadığını itiraf etmektir. Mantıksız girdilerle kusursuz çıktılar bekleyip hayal kırıklığına uğramak bir "tükenmişlik" değil, katı bir matematiksel gerçekliktir.

Kısır Döngüler (Recursion): Ne Kodlarsan Çıktı Odur

Yazılımda kendi kendini sürekli çağıran ve bir durma koşulu olmayan fonksiyonlar sistemi çökertir (stack overflow). Hayatta da karakteri oturmamış ya da kötü karakter özelliklerini bir gurur madalyası gibi taşıyan insanların yaşadığı tam olarak budur.

Tembelliği yaşam biçimi haline getirmiş(tanıdık geliyor hikaye :D) birinin "Ben neden başarısızım?" diye sorması ya da hayatı boyunca dürüst olmamış birinin "Neden hep yanlış insanlara denk geliyorum?" diye dertlenmesi tam bir özyinelemeli hata örneğidir. Girdi olarak sıfır çaba verdiğin bir fonksiyondan geriye yüksek bir başarı değeri (return success;) dönemezsin.

Sistem son derece basittir: Karakter kodun neyse, yaşadığın çevre ve karşına çıkan çıktılar da tamamen onun bir yansımasıdır. “Kendinize uydurduğunuz sahte mazeretleri bir kenara bırakıp kendi kod satırlarınıza bakmadığınız sürece, aynı kısır döngülerde kaybolmaya mahkûmsunuz.”

1 mi Olacaksın, Yoksa 0 mı?

Mr. Robot dizisinin (fav dizi.) 1. Sezon 2. bölümünde zihnimize kazınacak türden meşhur bir soru var: "Are you a 1 or a 0?" (1 misin yoksa 0 mı?)

Dijital dünyada 0; sistemde yer kaplayan, hiçbir işlev üretmeyen, eylemsiz, kararsız ve sadece belleği tıkayan durumdur. 1 ise bir duruşu olan(omurga önemli.), işlevini yerine getiren ve sistemde gerçek bir değişim tetikleyen eylemdir.

bu soruyu alıp “hayatımızın gerçekleriyle” bakalım: Eğer henüz "İnsan 1.0"(her ne kadar bu sürüm imkansız olsa da en azından buna yakın olmaya çalışmak lazım…) sürümünüze güncellenemediyseniz, kendi içinizdeki basit bug'ları bile çözemeyip yarım yamalak kodlarla ortalıkta geziyorsanız; lütfen toplum içerisine karışıp diğer sistemlerin çalışma zamanını (runtime) işgal etmeyiniz. İnsanları lüzumsuz yere uğraştırmayınız ve kendi eylemsizliğinizle kimsenin enerjisini tüketmeyiniz (:

Ekranı Kapatmadan Önce...

Şimdi kendi günlük rutininize, verdiğiniz otomatik tepkilere ve arkasına sığındığınız "tükenmişlik" bahanelerine dışarıdan bakın.

Gerçekten “kendi” kararlarını alan işlevsel bir 1 misiniz, yoksa “başkalarının kurguladığı” fikirlerde, idealize edilmiş senaryolarda otomatik tepkiler veren basit birer 0 mı????? (:

(yazar dipnotu olarak ekleyeyim bu kadar rasyonel büyüüüük büyük konuşmalar yapan bu kadar katı determinist düşünüp yazıp sözde “bildiğini sanarak” buna ters şekilde yaşayan tek insan olabilirim belki de bu benim "insan" gibi hissetme biçimimdir…)

Bir sonraki yazımda görüşmek dileğiyle...

"Are you a 1 or a 0?" — Mr. Robot