Ölümün olduğu yerde insan nasıl güler? Güler.

Hadi asın, kesin parçalayın beni (yazar burada gerçekten gülüyor)

Bizler toplumsal ahlakın o parlak ışığında kendimizi nurlar içerisinde görmeyi ümit ederek büyürüz, büyütürüz. Esasen bu gülme hali ölümün olduğu yere varınca da nurların üstüne çamur sıçrar. Toplumsal ahlakın çelişkili bir biçimde ölümü nurla güzellemesi, güzellemenin gözyaşı ile söndürülmüş ışıkları… Bu ne yaman çelişki anne? Desem o nankörlükle tanımlardı ama ben yasın toplumsal olarak örgütlenmesinin bir yansıması derim.

O sebeple asıl soru

Birinci dereceden mi yas tutarız yoksa yas tutmanın nasıl bir şey olduğu bize playlist tavsiye eder gibi al bu tonda dinle, bu tonda söyle, bu tonda ağla, bu ton da var ama sakın güleyim deme’lerin öğrenilmiş çaresizliğiyle mi ?

Öz olarak şunu söylememiz gerekir: Bu işin bağlamı MEKâN.

Bir cenazede ne giymemiz gerektiği, nasıl davranmamız gerektiği ne konuşmamız ne konuşmamız gerektiği, misafir karşılama seremonisi gibi kültürden kültüre değişen sonu gelmeyen bir liste vardır. O mekânın içerisinde çember yas için geniş ancak diğer duygularımız için git gide daralan bir temsiliyet içindedir.

Tam da bu nedenle KAHKAHAMIZ O MEKâNA BİÇTİĞİMİZ ROLE UYMAZ.

Hemen kuramsal açıdan ne anlama geldiğini sosyolojimizin medar-ı iftiharı Durkheim’ın bakış açısını iliştirelim. Cenaze yalnızca bireysel acının yaşandığı bir an değildir; topluluğun bir araya gelip kaybı tanıdığı, ilişkilerini yeniden kurduğu kolektif bir ritüeldir. İnsanlar gelir, oturur, dua eder, yemek getirir, geçmişi anlatır. Yani ölüm bireysel olsa bile yas önemli ölçüde kolektiftir.

“Birini gerçekten seven insan, onun ölümünden birkaç saat sonra gülebilir mi?”

GÜLEBİLİR.

Ve birini gerçekten sevmeyen insan nasıl ağlıyorsa…

Kulaklarım çınlıyor “HOCAM AYIP DENEN BİR ŞEY VAR YA, ÖLÜYE SAYGI BİRAZ SAYGI”

Bu mantaliteyi “Edep yahu!” diyenlerle aynı kefeye koyuyorum kusura bakmayın. Zaten saygı mefhumu olsa cenazeye de ölü demezsin!

İşin bir de şu boyutu var; hayatını kaybeden kişi ile geride kalan arasındaki davranış ve yaşam dinamikleri tuttuğumuz yasın bir belirleyicisidir. Aynı zamanda kaybı yaşadığımız yaşa kadar inşa ettiğimiz ya da henüz edemediğimiz mizacımızla da yakından ilişkilidir. Kişinin vefat eden kişi ile arasındaki paylaşımda ve kurulan yakınlıkta kendisinden sözlü bir biçimde neyi vasiyet ettiğini bilemeyiz. Buradaki sıkıntılı durum bu bilinmezliğin kolektif yani toplumsal yasın örgütlenmesinde geçerli bir bilgi statüsü taşımamasından kaynaklanır.

Şunu da açıkça konuşmak gerekir. Vefat eden kişinin yaşamı boyunca çektiği acılara ve sıkıntılara şahitsek, ciddi bir bakım (özellikle fiziksel) gerektirmiş ve bu bakımı sağlamışsak, hayatımızın yönünü değiştirecek kararlarda negatif etkiler gördüysek, uzak bir yaşantı sürdürdüysek ve sağlıklı bir duygusal bağ kuramadıysak… İnsana doğal bir rahatlama gelmesi ki bu illa bir kurtulduk hissi olmak zorunda değil ki bu kadar acımasız da olmayacaktır çoğu zaman (acımasız kelimesini etik kullanıyor), artık o kişinin acısının bittiğinden, adresinden emin olmaktan kaynaklı da… (belki burayı iç konuşmalarında kendin tamamlarsın diye boş bıraktım)

Bunlar vardır ve cenaze evinde gülün cenazeyi sabote edin demiyorum. Sadece kendinizi derinden suçlu hissetmeyin ve insani duygularımı kendim yönetebiliyorum derken bazı mekanlarda toplumun yönettiği gerçeğiyle ÇARPIŞIN!