Kendim Üzerine Düşünceler -1
Çok sevdiğim bir abim (Fatih abime selamlar olsun <3), bir gün bana bazen robot olduğumu düşündüğünü söylemişti. Tabii güldük, makara yaptık. Kendisine bazen benim de aynı şeyi düşündüğümü söyledim. Çünkü dürüst olmak gerekirse, insanlara verdiğim bazı tepkilere dışarıdan baktığımda ben de kendime aynı soruyu sorabiliyorum.
Bir insanın başına kötü bir şey gelir. CFD refleksi, ne hissettiğini anlamaya çalışmaktan önce, olayın nedenini ve nasıl çözülebileceğini düşünmek oluyor. Hatta bazen çözümü anlatırken, o kişinin asıl beklediği şeyin bir çözüm değil, yalnızca üzüntüsünün paylaşılması olduğunu biraz geç fark ediyorum. (Evet arkadaşlar, sistem çalışıyor ama arayüz bazen kullanıcı dostu değil. :D)
Mesela bir dostuma bir konuda uyarıda bulunmuş olayım. Ne olabileceğini anlatmışım, neden böyle düşündüğümü açıklamışım ama beni dinlememiş. Sonra da tam söylediğim şey başına gelmiş. Yanına giderim, yardımcı olmaya çalışırım, çözüm üretirim(fix menü) ama bir noktada şu cümle çıkar ağzımdan: "Ben sana söylemiştim."
Şimdi burada durup düşünelim. Bu cümleyi kuran insan, karşısındaki kişinin yaşadığı sıkıntıya üzülmüyor mudur? Yoksa zihni, yaşanan olayın neden-sonuç ilişkisini o kadar hızlı mı kuruyordur?
İşte benim kendim üzerine düşündüğüm meselelerden biri tam bu. İnsanlara karşı hissettiklerimle, o hisleri dışarıya yansıtma biçimim her zaman aynı olmayabiliyor. Birinin üzülmesine gerçekten üzülebiliyorum ama zihnim çoktan çözüm üretmeye başlamış oluyor. Üstelik sırf karşımdaki insan iyi hissetsin diye inanmadığım cümleleri kurmak da bana pek doğal gelmiyor.
Peki, bu beni duygusuz mu yapıyor? Yoksa duyguları yaşamanın ve göstermenin herkeste aynı şekilde gerçekleşmediğini mi kabul etmem gerekiyor?
Kendime bu soruları sorarken aklıma tek bir kelime geliyor “Villain.”
Kahramanlar ve Kötü Adamlar
Popüler kültürde hikâyeler genellikle oldukça basit bir denklemle anlatılır. Bir kahraman vardır, bir de onun karşısında duran kötü adam. Kahraman doğru olanı yapar, kötü adam ise düzeni bozar. Hikâyenin sonunda kimin alkışlanacağı, kimin suçlanacağı da genelde bellidir yani.
Ama meseleye biraz daha yakından baktığımızda işler o kadar basit değildir.
Bir insanın kendi hayatındaki kahraman, başka bir insanın hikâyesinde kötü adam olabilir. Çünkü hepimiz dünyaya kendi düşüncelerimizden, değerlerimizden, deneyimlerimizden ve beklentilerimizden bakıyoruz. Bir davranışı doğru bulduğumuzda onu yalnızca doğru bulmakla kalmıyor, bazen herkesin de aynı şeyi doğru bulması gerektiğini düşünmeye başlıyoruz.
Sonra biri çıkıyor ve tam da bizim beklediğimiz gibi davranmıyor.
İşte o zaman etiketler hazır: Bencil, acımasız, nankör, soğuk, duygusuz...
Peki, gerçekten kötü biri olduğu için mi böyle anılıyor, yoksa kendisinden beklenen rolü oynamayı reddettiği için mi?
(İnsanlık olarak başkalarının karakter analizini yapma konusunda gösterdiğimiz performansın yarısını kendi karakterimizi incelemeye ayırsak dünya çapında ciddi verimlilik artışı yaşayabiliriz. Ama önce kendimize bakmak biraz can sıkıcı ya :D)
Analiz Modu: Aktif
Benim hayatımda rasyonel düşünmek yalnızca karar verirken kullandığım bir yöntem değil. bence beni ayakta tutan mekanizmalardan biri.
Bana bazen "Bu kadar düşünmek, her şeyin nedenini araştırmak seni yormuyor mu?" diye soruyorlar. Ben de genellikle aynı cevabı veriyorum: Beni hayatta tutuyor.
Çünkü bir olayın nedenlerini anlamak, olabilecekleri önceden değerlendirmek ve ihtimallere hazırlanmak bana hareket alanı sağlıyor. Gelecekte yaşanabilecek sıkıntıyı önceden görürsem ona karşı hazırlık yapabiliyorum. Beklemediğim bir şey olduğunda ise önce "Neden?" diye soruyorum. Sonra elimdeki bilgilerle bir sonuç çıkarmaya, çözüm üretmeye ve devam etmeye çalışıyorum.
Elbette her şeyin önceden hesaplanması mümkün değil.(keşke olsa) Bazen bütün varsayımlarınız çöpe gider, kurduğunuz denklem beklemediğiniz bir sonuç üretir. Böyle durumlarda önce rahatsız olurum. Nihayetinde ben de etten kemikten yapılmış bir insanım sonsuz işlem gücüne sahip bir sunucu değilim. (Her ne kadar bazen öyle davranıyor olsam da )
Fakat bir süre sonra yeniden toparlanırım.
Arkadaşlarım bazen konuşurken "Bu adamı nasıl yeneceksin ki?" diye sorarlar. Sanırım burada benim için önemli bir nokta var. Benim en büyük gücüm her şeyi önceden hesaplamak değil, hesaplarım boşa çıktığında yeniden başlayabilmek.
Kaybetmenin benim için değersiz bir şey olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, emek verdiğim bir proje, değer verdiğim bir dostluk veya gerçekten önemsediğim bir hedef varsa onları kaybetmek istemem. Kolayca "Neyse, bu da gitsin." diyebilen biri değilim ve olamıyorum.
Ama bir şeyleri kaybetmekle kendimi tamamen kaybetmek arasında bir fark olduğunu da düşünüyorum. Bir gün her şey istediğim gibi gitmezse, elimde kalanlarla yeniden bir şeyler inşa edebileceğime inanıyorum.
Belki de insanın kendisine verebileceği en büyük güvencelerden biri budur: Her şeyi koruyabileceğine değil, kaybettiklerinden sonra da yeniden başlayabileceğine inanmak.
İki Kez Söylerim, Sonrası Senin Kararın
İnsanlarla ilişkilerimde de benzer bir düşünce biçimim var.
Bir dostumun yanlış olduğunu düşündüğüm bir karar aldığını görürsem, gerçekten yakınımsa fikrimi söylerim. Gerekçelerini anlatırım, olabilecek sonuçları açıklamaya çalışırım. Ama insanın kendi hayatı hakkında karar verme hakkını da kendisinde görüyorum.(e bi zahmet be Furkan :D)
Bir kez söylerim, gerekirse ikinci kez açıklarım. Sonrasında aynı öğüdü tekrar tekrar vermem. (valla bayıyor yaw) Çünkü bir noktadan sonra karar karşımdaki insana aittir. Ben onun yerine yaşayamayacağım için onun bütün sonuçlarını da kendi üzerime almam.
Üstelik benim bir davranışı yanlış bulmam, karşımdaki insanın mutlaka benim istediğim gibi davranması gerektiği anlamına gelmez. Benim doğrularım var, onun da kendi düşünceleri ve tercihleri var. Birbirimizden farklı düşünebiliriz.(hep farklı düşünelim herkes farklı fikirde olsun ve tartışalım ki daha iyi doğruyu bulalım)
Bu dostumun arkasında durmayacağım anlamına da gelmiyor. Bazen insanın hatayı kendisinin yaşaması, sonuçlarını görmesi ve oradan bir şey öğrenmesi gerekir. Benim görevim herkesi her yanlıştan kurtarmak değil. Gerçekten yakın olduğum biriyse, kararını farklı vermiş olsa bile gerektiğinde yanında durabilirim.
Burada ise kendime sorduğum soru: Birine yardım etmekle onun yerine karar vermek arasındaki çizgi nerede başlıyor?
Çünkü bir insanı önemsiyor olmak, onun bütün kararlarını kontrol etme hakkını bana vermiyor. Aynı şekilde, bir kararına katılmıyor olmam da o insana duyduğum saygıyı otomatik olarak ortadan kaldırmıyor.
Herkesi kurtaramam. Herkesin yerine düşünemem. Herkesin benim doğrularımla yaşamasını da bekleyemem.
(Bunu yazarken kendi hayatımın her alanında kusursuzca uyguladığımı söylemiyorum tabii. İnsan olmak zaten biraz da bildiği şeyleri her zaman uygulayamamak değil midir?)
Peki, sırf bir başkasının beni nasıl değerlendireceğinden korktuğum için kendi kararlarımdan vazgeçmeli miyim?
Haklı Olmak İstemiyorum, Mutlu Olmak İstiyorum
Bence burada kendi içimdeki en önemli çelişkilerden biri ortaya çıkıyor.
Ben düşüncelerimi geliştirmek, daha iyi değerlendirmeler yapabilmek ve mümkün olduğunca doğruya yaklaşmak istiyorum. Yanlış düşündüğümü fark edersem fikrimi değiştirmekte sorun görmüyorum. Çünkü tartışmada haklı çıkmakla gerçeğe yaklaşmak aynı şey değil.
Birisi bana mantıklı gerekçe sunduğunda ve bu gerekçe düşüncemi değiştiriyorsa, sırf ilk başta ben farklı düşündüm diye kendi fikrimi savunmaya devam etmenin anlamı yok.
Ama aynı zamanda kendi doğrularıma fazla güvendiğimi de biliyorum. Bir insanı analiz edip onun hakkında bir sonuca vardığımda yanılma ihtimalim elbette var. Hatta bazen birine şans vermeye devam etmemin sebebi de tam olarak bu: Belki beni şaşırtır, belki o kişi hakkında düşündüklerimde yanıldığımı gösterir.
Çünkü ben haklı olmak değil, mutlu olmak istiyorum.
Bir insan hakkında doğru değerlendirme yapmış olmak, onunla kurduğum ilişkinin iyi olacağı anlamına gelmez. Bir tartışmada bütün argümanları çürütmek, o tartışmanın hayatıma bir şey kattığını da göstermez. Her gördüğüm yanlışı düzeltmek, her düşüncemi kabul ettirmek veya her konuda son sözü söylemek zorunda değilim.(herkesin çarşısı Pazar olsun şeqli :D)
Bazen bir şeyin doğru olduğunu bilmek yeterlidir. Bazen tartışmaya hiç girmemek daha anlamlıdır. Bazen de karşındaki insana bir kez daha şans vermek, kendi yargının yanlış çıkabileceğini kabul etmek demektir.
Yine de kendime güvenmemin tehlikeli bir tarafı olabileceğini inkâr edemem. Bir insanı fazla hızlı analiz edebilirim. Kendi doğrularımın dışına çıkmakta zorlanabilirim. Her koşulda yeniden ayağa kalkabileceğime duyduğum güven, bazen bir şeyi kaybetmenin ne kadar zor olduğunu küçümsememe neden olabilir.
Dahası, her şeyi analiz ederek duygularımla arama mesafe koyabilirim.
Bunların hiçbiri yalnızca güçlü yanlarım değil. Aynı zamanda üzerinde düşünmem gereken taraflarım.
Benim Villain'im
Kazanmak isterim. Ama kazanmak uğruna bel altı vurmayı doğru bulmam. Birinin benden farklı düşünmesini kabul edebilirim. Yanlışsam fikrimi değiştirebilirim. Bir dostuma ne düşündüğümü açıkça söylerim ama onun yerine karar vermeye çalışmam. Gerektiğinde bir şeyi bitirebilirim ama bunun için kin beslemem gerekmez.
Yine de kendi yolumda ilerlemek için bir başkasının gözünde kötü adam olmayı göze alabilirim.
Çünkü herkesin benden beklediği kişi olmak zorunda değilim. Başkasının beklentilerini karşılamadığım her durumda kendimi savunmak, açıklamak veya kabul ettirmek zorunda da değilim.
Ama tam da bu noktada kendi kendime dikkat etmem gerektiğini biliyorum. Kendi doğrularımın olması, her zaman haklı olduğum anlamına gelmez. Mantıklı düşünmem, her şeyi doğru değerlendirdiğimi göstermez. Yeniden başlayabilmem de her kaybın önemsiz olduğu anlamına gelmez.
Belki de insanın kendisi üzerine düşünmesi tam olarak böyle bir şeydir. Kendi güçlü yanlarını sıralamak kadar, o güçlü yanların hangi koşullarda kusura dönüşebileceğini de görebilmek.
Sonuçta ben de kendimi dışarıdan tamamen tarafsız biçimde değerlendirebilen biri değilim. Kendi hayatımın içindeyim, kendi doğrularım var ve olaylara yine kendi gözlerimden bakıyorum.
Bir başkasının hikâyesinde kötü adam olabilirim. Belki de bazı hikâyelerde gerçekten hatalı tarafımdır. Bunları birbirinden ayırmanın yolu, yalnızca kendimi haklı ilan etmek değil; gerektiğinde kendime de aynı soruları sorabilmek.
Şimdi dönüp baştaki meseleye bakalım.
Çok sevdiğim bir abim bana bazen robot olduğumu söylemişti. Ben de gülmüş, makara yapmış ve bazen benim de aynı şeyi düşündüğümü söylemiştim.
Belki hâlâ bazı olaylara fazla rasyonel yaklaşıyorum. Belki insanları, ilişkileri ve olayları olması gerekenden hızlı analiz ediyorum. Belki de kendi başıma ayağa kalkabileceğime duyduğum güven, bazı şeyleri gereğinden kolay kabullenmeme neden oluyor.
Ama bütün bunları sorguluyor olmamın kendisi de bu karakterin bir parçası.
Çünkü burada amacım kendimi kahraman ilan etmek de değil, kötü adam olduğumu kanıtlamak da. Yalnızca kendi içimdeki bu karakterin nasıl çalıştığını anlamaya çalışıyorum.
Şimdi size soruyorum:
Bir insanın kötü adam olması için gerçekten kötü şeyler yapması mı gerekir, yoksa başkasının kendisi için yazdığı rolü oynamayı reddetmesi yeterli midir?
Belki de cevap, kimin hikâyesini okuduğunuza bağlıdır.
Bir sonraki düşüncemde görüşmek üzere...