Şairin dünyayla imtihanı bitmiyor. Geçen hafta dağın başında doğanın diferansiyel denklemini kurayım derken dereye capraz kapaklanan bizimki, bu sıra yine kaldırımlarda. Ama mevzu bu kez çalı çırpı değil; doğrudan plağın yivine, eskinin o tıkır tıkır cızırtısına dayandı.
Bizim öğretmen hanım kaç gündür sokak sokak dolanıyormuş. Aklına takmış bir kere; eskinin o nadir sesini arıyor. Sahafları gezmiş, "O plak imkânsız, Türkiye'de yok," deyip kızı geri çevirmişler. Kızcağız elinde kâğıtla ortada kalakalmış.
Bizim şair bunu duyar mı? Kahveye bir girişi vardı ki sanırsın UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Temsilcisi! Göğsünü siper etti masaya: — "Ağabey," dedi, "O aradığı şey öyle caddedeki süslü vitrinlerde bulunmaz. Ben biliyorum o dükkânı... Kadıköy’ün ara sokaklarında, Google Maps'in bile haritadan sildiği bir bodrum katında!"
Ağzından çıkan her kelimede sanırsın Uluslararası Plak İmalatçıları Derneği Kurucu Başkanı! Şehri, sokakları öyle bir anlatıyor ki zannedersin Orhan Veli’yle kadeh kaldırıp Zeki Müren’le çay içmiş. Kız da saf hevesle inanmış buna, "Gidelim o zaman," demiş.
Pazar günü kızı almış, Kadıköy’ün sokaklarına sokmuş. "Sağa döneceğiz," demiş tüpçü dükkânına dayanmışlar; "Sola geçeceğiz," demiş fırının un çuvallarına toslamışlar! Bizimki içinden "Ulan yine rezil olacağız, dağda ayıya yem olmaktan beter!" diye ecel terleri döküp panik ataktan panik atağa koşarken, en son bir pasajın alt katındaki paslı kapının önünde durmuşlar.
Şair tam "Galiba sahaf vefat etmiş..." diye kıvırıp kaçacakken, ihtiyar sahaf kafasını uzatmış. Bizimki hiç bozmadan, sanki her gün oradan ekmek alıyormuş gibi plağın adını söylemiş. Adam şöyle bir bakmış, tezgâhın altından siyah kabı çıkarıp masaya pat diye koyuvermiş!
O an ne olduysa oldu işte...
Kız plağı görünce gözlerinin içi parladı. Dönüp bizim şaire öyle bir baktı ki... İçinde şaşkınlık, hayranlık ve buram buram aşk! "Sen gerçekten ne büyük adamsın..." der gibi gözünü bizimkinden ayıramadı.
Bizim şair gururundan dik durmaya çalıştı tabii. Çenesini 45 derece yukarı kaldırdı, "Bizde laf boşa çıkmaz" havasına büründü ama gel gör ki beden dili laf dinlemiyor! Kızın o aşk dolu bakışını görünce heyecandan kulaklarına kadar kızardı, yüzü kırmızı ışık yakmış trafik lambasına döndü!
O lord havasını bozmamaya çalışırken adamın motor becerileri komple çöktü! Plağı poşete koyup kıza uzatırken parmakları titredi, poşetin sapını kaçırıp iki kere boş havayı yakaladı. "Buyurun" derken ceketinin kolu dükkânın girişindeki pirinç zile takıldı, dükkânda "ÇİNGGG!" diye yangın var gibi ziller çaldı!
Masadaki çay bardağını devirmemek için hamle yapayım derken arkasındaki plak rafına omuz attı. Yukarıdaki 'Müzik Ruhun Gıdasıdır' tabelası sallandı, tam bizimkinin kafasına güm diye düşecekken kız eliyle tabelayı havada tuttu!
Bizimki o karizmaya zeval getirmemek için istifini bozmadı; gözlerini kısıp çatallaşan sesiyle: — "Tabela... Akustiği bozmasın diye dokundum..." diyebildi.
Gece yarısı kahveye geldiğinde hâlâ o kızıllık yüzündeydi ama omuzlar dik, sanki İngiltere Kralı taca oturmuş gibi fiyakalı! Masanın köşesine kuruldu, çayından bir yudum aldı.
Dedim "Ne oldu şair, buldunuz mu plağı?"
Gözlüklerinin üstünden baktı, bardağı masaya aristokrat bir edayla bıraktı: — "Bulduk ağabey," dedi devlet adamı ciddiyetiyle. "Sözümüzün arkasındayız. Kadıköy’ün sokakları labirent gibidir ama doğru izi takip edene kapısını açar."
Ulan şair... Ağaçlar ayakta ölür derler ya, sen de gururundan gıdım ödün vermeden ama heyecandan dükkânın tabelasını kafana devirip zilleri çaldırarak batıyorsun şu aşkın içine! Neyse, bir kadının gözünde o hayranlığı gördün ya, varsın ceket zile takılsın, varsın mahalle sana gülsün.
Rıza! Oradan şaire bir açık çay ver. Bardağı masaya sen koy, adamın eli hâlâ deprem bölgesi gibi titriyor, durduk yere kahveyi üstümüze döküp karizmayı iyice çizmesin!