Dünya Sanat Günü'ne ithafen... Sanatın soğuk galerilere değil; sıradan anlarımıza, sokağa ve hayatın tam içine ait olduğunu hatırlatan samimi bir yazı.
Sabah kahveyi koydum, takvime baktım; Dünya Sanat Günü yazıyor. Yanında da süslü bir çiçek resmi. İnsanın içinden bir "hadi canım sen de" diyesi geliyor. Şimdi bugün yine birileri çıkacak, televizyonlarda ya da o cafcaflı dergilerde sanatın ne kadar ulvi bir şey olduğundan bahsedecek. Sanatı öyle bir anlatacaklar ki, sanırsın sadece özel bir davetiyeyle girilen o soğuk galerilerin içinde yaşıyor bu meret.
Yahu, sanat dediğin şey bu kadar kibirli bir şey mi gerçekten?
Eskiler bilir, şiir dediğin de bir zamanlar öyleydi. Vezni tutturamazsan şair sayılmazdın, kafiyen yoksa kapı dışarı edilirdin. Kelimelerin bile pasaportu vardı; halkın konuştuğu kelime şiire giremezdi, "ayp" kaçardı. Sonra üç tane delişmen adam çıktı; Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rifat... "Bırakın bu işleri" dediler. Şiiri o saray katlarından, o ağır abilerin elinden alıp sokağa, tam da çamurlu kaldırımın ortasına bıraktılar.
İyi de ettiler.
Süleyman Efendi’nin nasırını şiire soktuklarında kıyamet kopmuştu. "Nasırın şiirde ne işi var?" dediler. Ama o nasır, aslında hepimizin hikâyesiydi. Hayatın ta kendisiydi. Bugün sanat dediğimiz şey de o nasırdan, o akşam eve dönerken taşınan ekmek poşetinden, o otobüs durağında boş boş beklerken kurulan hayallerden ayrı değil.
Mesela bizim buraları düşünün... Hendek’in o meşhur yağmuru başladığında, saçak altına sığınıp sigarasını yakan adamın o andaki duruşu sanat değil de nedir? Ya da bir tamirhanede akşama kadar yağa pasa batmış bir ustanın, iş bittiğinde ellerini silip bir bardak çayı yudumlarkenki o huzurlu iç çekişi? Eğer sanat hayatı anlatmaksa, hayat tam da buradadır işte. O soğuk, bembeyaz duvarlı galerilerde değil.
Bazen düşünüyorum da, biz sanatı çok fazla ciddiye alıyoruz galiba. Ciddiye alırken de samimiyetini öldürüyoruz. Bir tabloya bakarken "Burada ne anlatmak istemiş?" diye kafa patlatıyoruz. Belki de hiçbir şey anlatmak istemedi? Belki sadece o anki bir neşeyi, bir kederi ya da sadece bir rengi sevdi de sürdü oraya. Şiir de öyle... "Bu mısrada ne demek istiyor?" diye didik didik ediyoruz. Adam "Gökyüzünü boyarım her sabah / Hepiniz uykudayken" demiş işte. Bunun nesini analiz edeceksin? Keyfini sürsene.
Bugün Dünya Sanat Günü diye kendimizi kasmayalım diyorum. Kimse bizden bir şaheser beklemiyor. Ama birine içten bir günaydın demek, bir dostun derdini gerçekten dinlemek, ya da yolda yürürken kafayı kaldırıp o ağacın çiçek açışına iki saniye bakmak... Bunlar da sanatın bir parçası. Hayatı biraz estetik yaşamak, biraz zarafet katmak işin içine.
Şu Garipçilerin yaptığı gibi; büyük harfleri, süslü sıfatları, o ağır benzetmeleri falan bir kenara bırakalım bugün. Hayat zaten yeterince ağır, bir de biz kelimelerle üzerine yük bindirmeyelim. Sanat, bizim en sıradan halimiz olsun. En savunmasız, en garipli halimiz.
Velhasıl kelam, sanat dediğin şey öyle ulaşılmaz bir şey değil. Cebimizdeki üç beş kuruş, dilimizdeki iki kelime, gönlümüzdeki o bitmek bilmeyen umut.
Dünya Sanat Günü’ymüş... Eğer bugün birinin yüzünü güldürebildiysen, ya da bir şiirin bir mısrasında kendini bulup "vay be" diyebildiysen, kutlu olsun o zaman. Geri kalanı lafıgüzaf.
Şiirle kalın, ama öyle ağır olanıyla değil. Hafif, rüzgârda uçan bir tüy gibi olanıyla...