Bu metin, paranın gücüyle sanatta sahte bir saygınlık elde edenleri ve bu uğurda gerçek şairlerin geri plana itildiği yozlaşmış düzeni eleştiriyor.

Eskiden şair dendiğinde zihinde beliren suret bellidir: Ceketi biraz aşınmış, gözlerinde dünya ağrısı, cebinde ise mısralardan başka pek bir şeyi olmayan o mağrur figür. Şimdilerde ise bu tabloya yeni bir karakter eklendi: Şiiri hayatında bir kez olsun gönül gözüyle okumamış, ancak banka hesaplarındaki sıfırların gücüyle kürsüye "üstat" diye davet edilen o iş adamı.

Mesele bir iş adamının şiir sevmesi ya da amatörce karalaması değil elbette; sanat herkes içindir. Asıl dram, şiir gecelerini düzenleyenlerin, kafiyeyi değil de kâğıt paranın hışırtısını alkışlamasıdır. Sahneye çıktığında duraklamaları yanlış yerde yapan, imgeleri bir bilanço tablosu gibi ruhsuzca telaffuz eden bu "seçkin" konuklar, aslında mısraları değil, o gecenin sponsorluk bedelini okuyorlar.

Sessiz Bir Takas

Bu manzarada herkes halinden memnun görünüyor:

  • Organizasyon Sahibi: Salonun kirasını ve ikramları garantilemenin huzuru içinde.

  • İş Adamı: Parayla satın alamayacağı o "entelektüel derinlik" etiketini yakasına iliştirmenin gururuyla.

  • Gerçek Şairler: Genellikle en arka sırada, bir sonraki kitabını nasıl bastıracağını düşünerek bu trajikomediye mecburen alkış tutuyor.

Şiirin Onuru ve Cüzdanın Sınırı

Şiir, dille yapılan bir simyadır; ruhun en çıplak halidir. Onu bir halkla ilişkiler çalışmasına ya da bir "prestij" aksesuarına dönüştürdüğünüzde, geriye sadece içi boşalmış kelime yığınları kalır. Gerçek şairin nefesiyle titreyen o kürsüler, sadece rakamların diliyle konuşanlara teslim edildiğinde, sanatın kalbine bir mühür de biz vurmuş oluyoruz.

Unutmamalı ki; iyi bir şiir insanı zenginleştirebilir, ama hiçbir zenginlik insanı tek başına şair yapmaya yetmez.

Şairin Sefası
​Gömleğim ipekten,
Yakam kolalı.
Eskiden rakı şisesinde balık olsam derdim,
Şimdi özel havuzumda ıstakoz peşindeyim.
​Geç geç bunları,
Efkâr dediğin nedir ki?
Altın varaklı bir kadehin içinde
Üç buzlu bir teselli.
​Süleyman Efendi’yi hatırlarsınız,
Nasırından şikâyet ederdi garibim.
Benim ise parmaklarım ağrıyor,
Çek yazmaktan, imza atmaktan.
​Gökyüzünü boyarlar her sabah,
Doğrudur;
Ama parasını ben veriyorum.
Mavi benim, bulut benim,
Yağmurun tıpırtısı bile benim tapulu malım.
​Aşk mı?
O da hallolur elbet.
Vezneye bir makbuz bırakırım,
Kalp ağrısını takside bağlarız.
​Bedava yaşamıyoruz dostlarım;
Hava paralı, su paralı,
Hatta şu yazdığım mısralar bile
KDV dahil, faturalı.