Niyazi’nin o günkü bakkal önü felsefesinden sonra, mevzu derinleşti tabii. Ben tam "Ulan Niyazi, harbiden dâhilsin" diyecek oldum, bakkal çırağı içeriden bayat kaşar fırlattı. Niyazi kaşarı havada kapıp tek hamlede yutarken, gözlerini tekrar bana dikti. O an anladım ki, hikâyenin asıl "ekonomik-politik" kısmı henüz anlatılmamıştı.
Meğer bizim tekir, sadece felsefe yapmıyormuş; resmen devletten ve maliyeden kaçmak için koskoca bir operasyonu yönetmiş!
Hikâyenin asıl perdesi meğer şöyleymiş:
Büyük Vergi Kaçağı ve Gizli İttifak
Niyazi geçen sonbahar, kahvehanenin pencere pervazında pineklerken içerideki televizyonda bir haber duymuş. Spiker, bütçe açıklarını kapatmak için yeni bir paket hazırlandığını, "Lüks, Süs ve Hayvansal Fazlalıklar Vergisi" adı altında, kedi ve köpeklerin kuyruk boyuna göre santimetre başına stopaj alınacağını fısıldamış.
Niyazi’de şafak atmış. Bizimkinin kuyruğu da maşallah, saray albümlerinden fırlamış gibi upuzun, heybetli bir şey. Şöyle bir hesaplamış; aylık ciğer masrafından fazla vergi çıkıyor. "Bu devlete o kuyruğu yedirmem!" demiş.
Hemen mahallenin boksör kırması, hırbo ama saf köpeği Karabaş’ın yanına gitmiş. Karabaş o sırada çöplükte paslı bir tenekeyi kemirmekle meşgul. Niyazi yanaşmış:
— "Karabaş," demiş, "Maliye geliyor. Senin o kütük gibi bacaklara, benim bu saltanatlı kuyruğa gözü dikmişler. Gel seninle bir danışıklı dövüş yapalım. Sen beni mıntıka davasına sıkıştır, kuyruğun yüzde yetmişini kopar. Kaza süsü verelim, kayıtlara 'görev maluliyeti' diye geçsin. Karşılığında kasaptan çalacağım ilk üç dalağı sana ciro edeceğim."
Karabaş zaten düz mantık, "Dalak" kelimesini duyunca salyası akmış, "Kabul" demiş. Geçen kış mahallede kopan o kıyamet, o tüylerin havada uçuştuğu büyük kavga meğer bir "vergi muafiyeti projesi"ymiş! Niyazi bilerek arkasını dönmüş, Karabaş da tek hamlede vergisel yükümlülüğü ortadan kaldırmış.
İşte bu şanlı direnişi ve Niyazi’nin maliye politikasını, mahallemizin ruhuna en çok yakışan şairin, Orhan Veli’nin tarzıyla kağıda dökmezsek hatırı kalırdı.
KUYRUKLU ŞİİR (NİYAZİ’NİN SEYİR DEFTERİ)
Garip bir dünyada yaşıyoruz dostlarım,
Hele bir kediysen,
Ve hele Hendek sokaklarında.
Herkes bir şeyler taşır arkasında;
Kimi memuriyetini, kimi borç senedini,
Niyazi ise kuyruğunu taşırdı,
Bir sancak gibi, gururla.
Sonra bir gün duydu ki Niyazi,
Maliye bakanlığı sokaklara inmiş.
Santim başına vergi,
Tüy başına harç,
Miyavlamaya lüks vergisi kapıdaymış.
Düşündü Niyazi,
"Ne çıkar," dedi, "asaletten?"
Neye yarar bu fiyaka,
Eğer kasaba verecek para kalmazsa?
Çağırdı Karabaş’ı gizlice;
"Gel" dedi, "Kardeşim Karabaş,
Şu benim kuyruğu kökünden olmasa da,
Şöyle ortasından, kanuna uyduracak kadar,
Kaza süsüyle hallet."
Bir hırpalanma, bir toz duman,
Birkaç damla kan asfaltın üzerinde...
Ve işte bitti!
Ne vergi kaldı, ne beyanname.
Şimdi bakkalın önünde uzanmış Niyazi,
Güneşe karşı.
Arkasında üç santimlik bir hürriyet.
Soruyor gelene geçene gözleriyle:
"Söyleyin be insanoğulları,
Hanginizin var benim gibi,
Vergisiz, borçsuz ve kuyruksuz bir saadeti?"