Geçenlerde yine o malum soru düştü önüme: "Gerçek şair entel midir?"
Şimdi efendim, bu "entel şair" dediklerimizin çok kendine has bir florası, tuhaf bir ekosistemi vardır. Bunları uzaktan bakınca hemen tanırsınız. Yazın ortasında, o cehennem sıcağında bile boyunlarından çıkarmadıkları, lahana gibi dolandıkları bir fularları vardır. Gözlerde genellikle numarası sıfır olan ama sırf "çok okumaktan gözlerim bozuldu, aydınım ben" imajı veren yuvarlak, minyatür gözlükler... Bir kafeye oturduklarında asla sadece "Çay ver usta" diyemezler. İlla ki o kahvenin çekirdeği Sumatra’nın güney yamaçlarından, sadece dolunay vaktinde, dağ keçileriyle bakışarak meditasyon yapan bilgeler tarafından tek tek cımbızla toplanmış falan olmalıdır.
Bu abilerimiz, ablalarımız günün yirmi dört saati muazzam bir "varoluşsal buhran" içindedirler. Sabah kalkıp aynaya bakarken bile, "Acaba aynadaki ben, gerçekten ben miyim, yoksa toplumun bana dayattığı bir simülasyon mu?" diye dertlenmekten yüzlerini yıkamayı unuturlar.
İlham perileri de bunlara hep çok meşakkatli yollardan gelir. Mesela sokağa çıkarlar, köşede yatan bir tekir kedi görürler. Bizim bakkal Rüstem amca o kediye "Pıst, sosis ye lan!" diye sosis atarken, bizim entel şair kedinin gözlerindeki çapakta evrenin dipsiz yalnızlığını, modern insanın parçalanmışlığını bulur. Kediye sosis vermez ama kedi üzerinden öyle bir "ontolojik acı" çeker ki, okusanız kedi için değil, şairin ruh sağlığı için üzülürsünüz.
Halbuki şiir bu kadar kasan, bu kadar afra tafra yapan bir şey midir yahu?
Gerçek şair dediğin, Orhan Veli gibi, o kalender adamlar gibi olmalı biraz. Adam oturmuş, dünya edebiyat tarihinin ortasına Süleyman Efendi’nin nasırını koyuvermiş! "Hiçbir şeyden çekmedi dünyada, nasırından çektiği kadar" demiş. Var mı ötesi? Yok "paradigmal kırılmalar", yok "bilişsel sanrılar"... Yahu adamın ayağı vuruyor, ayağı! Bundan daha gerçek, bundan daha insani bir acı olabilir mi?
Bizim entel şair, sonbaharda düşen bir yaprağa bakıp "Ölümün sarı senfonisi, toprağın soğuk bağrına düşerken..." diye ağlamaklı mısralar dizerken; sokağın has şairi yağmura yakalandığında "Ulan donuma kadar ıslandım, şu dolmuş da geçmedi gitti, bari eve gidip bir tarhana kaynatayım" der. Tarhananın dumanında bulur şiiri. Ayakkabısının su alan sağ tekine yazar en baba kafiyeyi.
Şiir, hayatla dalga geçebilme sanatıdır biraz da. Cüzdanda beş kuruş para yokken, vapurun kıç tarafında rüzgâra karşı simit kemirip, "Bedava yaşıyoruz bedava; hava bedava, bulut bedava..." diyebilmektir.
Yoksa loş ışıklı odalarda, şekilli pipoları tüttürüp, halkın arasına karışmadan, halkın dilini bilmeden yazılan o anlaşılmaz şiirler, insanın ruhunu doyurmuyor. İnsana tepeden bakan, "Siz benim ne kadar derin acılar çektiğimi anlayamazsınız, çünkü siz fani dertler içindesiniz" diyen bir kibre şiir denir mi?
Şairin hası; mahalledeki kasaba borcu olan, gömleğinin düğmesi kopuk gezen, sevdiği kıza açılamayıp gidip hırsını mahalle maçında hakeme bağırarak çıkaran adamın halinden anlayandır. Sokağın o karmaşık, gürültülü, komik ve bir o kadar da hüzünlü halini sevmektir mesele.
O yüzden siz siz olun, boynunda fularla size hayatın anlamını satmaya çalışanlara pek aldırış etmeyin. Gidin köşedeki seyyar satıcıdan bir nohutlu pilav alın, üstüne biraz karabiber ekin. O pilavın tadında, o plastik tabakta, hayatın ta kendisi var.
Ve inanın bana, o pilavın üstündeki tavuk didiklemelerinde, çoğu fularlı şairin kitabından çok daha fazla şiir gizli!
Fularlı Şairin Ontolojik Çilesi ve Süleyman Efendi'nin Nasırı
Ali Hamdi KAHVECİ
Yorumlar