1959’dan bugüne: Cahit Arf’ın vizyonuyla yapay zekayı ve makinelerin düşünme meselesini Hendek Haber okuyucularına özel bir dille mercek altına alıyoruz.
Kıymetli Okurlar, bugünlerde nereye gitsek, kiminle konuşsak herkesin dilinde bir "yapay zekâ" meselesi var. Cep telefonlarımızdan fabrikadaki tezgâhlara kadar her şey akıllandı; makineler bizimle konuşur, bize cevap verir hale geldi. Teknolojinin bu baş döndürücü hızına yetişmekte bazen zorlanıyoruz (ki yetişemeyenler listesine alanım ve mesleğim olmasına rağmen bende dahilim.) ama aslında ülkemiz bu konuya pek yabancı değil. Bizim topraklarımızdan çıkan, Ord. Prof. Dr. Cahit Arf, tam 67 yıl önce, 1959’da Erzurum’da verdiği bir konferansta bugün konuştuğumuz her şeyin temellerini zaten atmıştı. Bugün o büyük hocamızın vizyonu ile fikirlerinden güç alarak bu "akıllı makineleri" anlamaya çalışalım.

Arf hocamız daha o zamanlardan makine ile beyni kıyaslarken çok basit ama sarsıcı bir tespitte bulunmuştu: Düşünce, aslında "değişik etkilere değişik mukabelelerin (cevapların) görülmesidir". ( basitçe “etki-tepki" (0-1) mekanizmasının milyarlarca kez katmanlaşmış halinden başka bir şey değil.) Yani siz birine bir söz söylediğinizde o kişinin size bir cevap vermesi, onun düşündüğünün bir göstergesidir.(Yani Ruhsal veya gizemli sandığımız "düşünce", aslında çok yüksek hızda çalışan bir olasılık ve mantık makinesidir.) Arf’a göre, sabah bizi uyandıran bir zilli saat veya çevirdiğimiz numaraya göre bizi birine bağlayan otomatik telefonlar da aslında basit düzeyde "düşünen makinelerdir". Bugünün o karmaşık robotları da aslında hocamızın tarif ettiği bu temel mantıkla, yani kendilerine verilen bir komuta (etkiye) karşılık bir hareket (mukabele) göstererek çalışıyorlar.
Peki, makineler nasıl "öğreniyor" veya "anlıyor"? Arf bunu dokümanında bir "alış dili" ve "neşir (çıkış) dili" üzerinden anlatıyor. Beynimizin 29 harfi birleştirip "Şemsiye almalıyım" demesi gibi, makineler de "0" ve "1" işaretlerinin (cereyan var veya yok) dizilişlerini bir dil olarak kullanıyor. Hocamızın o günlerde anlattığı "hafıza", "kontrol merkezi" ve "mantık hesap cihazı" gibi kavramlar, bugün elimizdeki süper bilgisayarların iskeletini oluşturuyor. (Burada küçük bir not düşmek lazım: Biz insanız, bazen unuturuz; makine ise asla unutmaz, her şeyi üst üste istifler. Ancak Arf hocaya göre asıl marifet her şeyi bir kütüphane gibi depolamak değil, o bilgilerden yeni ve özgün bir fikir çıkarabilmektir. Makine sadece depolar, insan ise o bilgiyi yoğurup yorumlar.)
Ancak Cahit Arf bizi önemli bir konuda uyarıyor: Anlamadan ezberlemek! Hocamız, orduda okuma yazma bilmeyen bir er ile yüksekokul mezunu bir yedek subay adayını kıyaslar. Er, meseleyi doğrudan olaylarla düşünürken; ezberci eğitimden geçen yedek subay adayı, kelimelerin içini boşaltmış bir makine gibi davranır. Arf’a göre makinenin asıl kusuru da budur(Yani korkmamıza şimdilik gerek yok; makine ne kadar "akıllı" görünürse görünsün, aslında sadece bizim ona çizdiğimiz sınırların içinde koşan, yorulmak bilmez bir işçidir. İpler şimdilik o sınırı çizen akıldadır.): Sadece önceden çözülmüş problemleri tekrarlar. İnsan beyninin asıl farkı ise "intibak kabiliyeti", yani hiç karşılaşmadığı yepyeni durumlara uyum sağlayabilmesidir. (Bugünkü yapay zekalar devasa dataset'ler üzerinde eğitiliyor. Bir yapay zekaya "nasılsın?" dediğinde cevap vermesi, onun "düşündüğünü" değil, daha önce milyonlarca kez geçmiş olan bu etkileşimi taklit ettiğini (tekrarladığını) gösterir.)
Bugün yapay zekâ müzik besteliyor, resim yapıyor diyoruz ya; Arf hocamız bunu da yıllar öncesinden öngörmüş. Bir makinenin gerçekten insan gibi olması için "estetik mahiyette kararlar" verebilmesi, yani bir işi yapıp yapmamakta kendisini "serbest hissetmesi" gerektiğini söylemiş. Bir makinenin "şu müzik parçası güzel değil" diyebilmesi için atom altı düzeydeki o meşhur "belirsizliklerin" sisteme girmesi gerektiğini belirtmiştir ki bu bugün kuantum bilgisayarların çalışma alanıdır.
Sevgili Okurlar, Cahit Arf’ın o günlerde vurguladığı en önemli şey şuydu: Bu makineleri anlamak için "şeytani bir zekâya" değil, sadece "akl-ı selime" (sağduyuya) ve "bitmez tükenmez bir sabra" ihtiyaç vardır. Bugün bu vizyon sadece laboratuvarlarda değil; Hendek’in bir mahallesinde, Sakarya’nın bir fabrikasında, yani her yerde karşımıza çıkıyor. Demek ki asıl mesele makinelerin ne kadar düşündüğü değil; bizim bu fikirleri on yıllar öncesinden gören zihinlere ne kadar sahip çıktığımız ve kendi aklımıza ne kadar güvendiğimizdir. Ne mutlu o fikir üretme yolunda ter dökebilme saadetine erişenlere.