Geçtiğimiz günlerde Hendek’te kalemin sesi biraz daha gür çıktı. Önce bir köşe yazısında paranın sanat üzerindeki gölgesini okuduk Ali Hamdi Kahveci’den.. ardından başka bir kalemde yapay zekanın “kusursuz” ama tartışmalı üretimleriyle yüzleştirdi bizi Furkan kardeşim.. İki yazı da aynı sorunun etrafında dönüyordu aslında: Gerçek nedir, sahte olan nedir?

Ben ise bu soruyu başka bir yerden, çocukların göz hizasından sormak istiyorum….

Çünkü bizim için “gerçek” ve “sahte” ayrımı, bir tablodan ya da şiirden çok daha somut bir yerde başlar: çocuğun gelişiminde.

İşte tam da burada mesele değişiyor.

Bir çocuk düşünün…

Defterinde eğri büğrü yazılar, yanlış çözdüğü problemler, yarım kalmış cümleler var. Belki notları da çok parlak değil. Ama o defterin içinde bir çaba var. Deneme var. Sabır var. Yani gerçek bir öğrenme süreci var.

Bir de diğerini düşünün…

Tertemiz bir defter, eksiksiz cevaplar, ezberlenmiş bilgiler… Ama çocuk “nasıl yaptığını” bilmiyor. Sadece doğruya ulaşmış, ama o yolculuğu yaşamamış. İşte burada şu soru karşımıza çıkıyor:

Başarı dediğimiz şey gerçekten nedir? Sonuç mu, süreç mi?

Eğitimde fark etmeden düştüğümüz en büyük yanılgılardan biri şu:

Çocukları sonuca göre değerlendirmek.

Oysa gelişim; doğru cevaplardan çok, o cevaplara giderken yapılan hataların toplamıdır.

Bir çocuk yanlış yapmıyorsa, çoğu zaman gerçekten öğrenmiyordur.

Sadece ezberliyordur, taklit ediyordur, beklentiyi karşılıyordur.

Bugün birçok çocuk “iyi öğrenci” olarak tanımlanıyor.

Ama sormak gerekiyor:

Gerçekten öğrenen mi, yoksa sadece uyum sağlayan mı?

Çünkü eğitimde en tehlikeli sahtecilik;

başarı görüntüsü altında gelişimin durmasıdır.

Çocuk sessiz, uslu, kurallara uygun…

Ama merak etmiyor.

Soru sormuyor.

Zorlanmıyor.

Her şey doğru ama bir şey eksik:

içtenlik.

Oysa gerçek eğitim biraz da dağınıklık ister.

Biraz hata, biraz itiraz, biraz arayış…

Çocuğun kendi yolunu bulmasına izin vermek gerekir.

Belki de bugün en çok şuna ihtiyacımız var:

Mükemmel görünen çocuklar değil,

gerçekten öğrenen çocuklar yetiştirmek.

Çünkü kusursuzluk çoğu zaman bir vitrin,

ama gelişim her zaman biraz dağınıktır.

Ve biz eğer o dağınıklığın içindeki emeği görebiliyorsak,

işte o zaman gerçek eğitime dokunuyoruz demektir.

Belki de işin özü şu…

Biz çocuklara hep “doğruyu” öğretmeye çalıştık,

ama bazen “doğruya giden yolu” unuttuk.

Oysa hayat; silinmemiş hataların, yarım kalmış cümlelerin ve yeniden deneme cesaretinin toplamıdır.

Defteri temiz olan değil, o defteri doldururken düşe kalka ilerleyen çocuk hayata daha hazırdır.

Şimdi kendimize dürüstçe sormanın zamanı:

Biz gerçekten öğrenen çocuklar mı yetiştiriyoruz,

yoksa sadece hata yapmayan çocuklar mı?

Çünkü hata yapmayan çocuk yoktur…

Sadece hata yapmaktan korkan çocuk vardır.

Ve korkuyla büyüyen bir nesilden; ne sanat çıkar, ne bilim, ne de gerçek bir hayat.

Benim gönlümden geçen ise çok daha basit…

Çocuğun defterinde yanlışlar olsun ama gözünde merak eksik olmasın.

Cümleleri yarım kalsın ama hayalleri yarım kalmasın.

Bırakalım biraz dağıtsınlar…

Bırakalım biraz zorlanıp kendi yollarını bulsunlar…

Çünkü günün sonunda bizlere kusursuz sonuçlar değil,

kendi ayakları üzerinde durabilen, düşse de yeniden kalkabilen çocuklar lazım.

Gerisi…

Zaten zamanla düzelir.

Bu hafta kalemimiz bizi buraya getirdi…

Gerçekle sahtenin arasındaki o ince çizgide, biraz durduk, biraz düşündük.

Okuyan, düşünen, bu satırlara gönlünü değdiren herkese yürekten teşekkür ederim.

Haftaya bakalım bizi hangi sorular, hangi yolculuklar bekliyor…

Yine birlikte düşünmek, yine birlikte anlam aramak dileğiyle.

Görüşmek üzere. (: