Bismillahirrahmanirrahim

Bizleri Müslüman olarak yaratan, peygamber ve sahabe sevgisiyle donatan, Mevla Tealaya sonsuz hamd olsun. Âşıkların gözyaşları adedince, denizlerin damlaları adedinde, Salât ve selam Hz. Muhammed (s.a.v.) ‘e âline olsun.
Allahumme salli ala Muhammed’in ve ala ali Muhammed
Değerli okurlarım! Sevgilinin günlerce ağzına bir lokma koymadığı çok olurdu. Hayatı boyunca arpa ekmeği ile dahi karnını bir kere doyurduğu vaki değildir. Aylar geçer, onun evinde bir çorba kaynatmak için ateş yanmazdı.
Bir gün namazı oturarak kılıyordu. Kıldığı, nafile bir namazdı. Hz. Ebu Hureyre (r.a.) namazdan sonra sordu: “Ya Rasulallah (s.a.v.)! Bir hastalığınız mı var da namazı oturarak kılıyorsunuz.” Verilen cevap cihanı ürpertecek şekildeydi:
“Ya Eba Hureyre (r.a.)! Günlerdir ağzıma götürecek bir şey bulamadım. Açlık takatımı kesti. Ayakta duracak dermanım kalmadı. Onun için namazı oturarak kılıyorum.” Hz. Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki: “Bunu duyunca ağlamaya başladım. Kâinatın Efendisi kendisini unutmuş, bana teselli veriyordu: ‘Ağlama ya Eba Hüreyre! Burada çekilen açlık, insanı ahiret azabından kurtarır.”
Tebası içinde maddi hayat itibariyle en fakirane hayatı O yaşıyordu. Hem de kendi ihtiyarıyla yapıyordu. İsteseydi müreffeh bir hayat yaşayabilirdi. O’nun için bu, hiç de zor değildi. O, böyle yapmayı hiç düşünmedi.
Gecenin yarısıydı. Açlık Âlemlerin efendisinin bütün dermanını tüketmiş ve artık gözüne uyku da girmez olmuştu. Belki biraz uyuyabilseydi açlığın o şiddetli ızdırabından geçici de olsa kurtaracaktı. Ne var ki açlık, O’nu terk edeceğe benzemiyordu.
Evinden çıktı, bir tarafa doğru yürümeye başladı. Biraz sonra da bir karartı hissetti. Gelen biri vardı. Dikkatini oraya çevirdi. Tanımıştı. Bu, hayatının hiçbir anında ondan ayrılmayan insandı.
Düşüncede, aksiyonda hep onunla beraber olmuştu. Şimdi gecenin yarısında, Medine-i Münevvere’nin bu tenha köşesinde randevulaşmış gibiydiler. Gelen, kayın pederi Hz. Aişe (r.anha) nın validemizin babası Hz. Ebubekir E-sıddık (r.a.) idi.
Allah Rasulü (s.a.v.) ona selam verdi. Ardından da sordu: “Ya Eba Bekir (r.a.)! Gecenin bu vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?” Hz. Ebubekir (r.a.) peygamberimiz (s.a.v.) görünce derdini unutuvermişti.
Efendimiz  (s.a.v.) sorusuna “Açlık” diye cevap veriyordu. “Evde yiyecek bir şey bulamadım, gözüme uyku girmedi ve dışarıya çıktım. Anam babam Sana feda olsun ya Rasulallah (s.a.v.)! Sen niye çıktın?” Efendimiz (s.a.v.) de açlıktan dolayı çıkmıştı.
Tam bu esnada uzaktan bir karartı belirdi. Belli ki bu uzun boylu, görkemli insan Hz. Ömer bin Hattap (r.a.) idi. Karşısında bu iki dostu görünce o da şaşırıp kalmıştı. Selam verdi. Selamı alındı. Ve Kâinatın efendisi (s.a.v.) Hz. Ömer’e (r.a.) niçin çıktığını sordu. Cevap aynıydı.
“Ey Allah’ın Rasulü (s.a.v.)! Açlık beni dışarıya çıkardı” dedi. Efendimiz’in (s.a.v.) hatırına Hz. Ebu’l Heysem (r.a.) geldi. Evi o taraflardaydı. “Gelin, Hz. Ebu’l Heysem’e (r.a.) gidelim” dedi.
Hz. Ebu’l Heysem’in (r.a.) evinin önüne vardılar. Hz. Ebu’l Heysem (r.a.) ve hanımı uyuyordu. Beş yaşında bir çocukları vardı. Önce kapıyı Hz. Ömer (r.a.) çaldı. “Ya Ebe’l Heysem (r.a.)!” dedi. Bu sesi sadece çocuk duydu. “Baba kalk, Hz. Ömer (r.a.) geldi” dedi. Babası “Yat evladım. Hz. Ömer’in (r.a.) bu saatte burada işi ne.” Çocuk da yattı.
Kapı açılmayınca bu sefer Hz. Ebubekir (r.a.) seslendi: “Ya Ebe’l Heysem (r.a.)!” Çocuk yine fırladı. “Baba, Hz. Ebubekir (r.a.) geldi” diye bağırdı. Babası çocuğu tekrar yatırdı.
Fakat son gelen Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) idi. O narin ve yumuşak sesiyle “Ya Ebe’l Heysem” diye seslenince çocuk artık yayından fırlayan bir ok olmuştu. Hem kapıya doğru koşuyor, hem de “Baba kalk, Peygamberimiz (s.a.v.) kapıyı çalıyor. ” diyordu.
Bir evde nekadar sevilip sayıldığınızı, ne kadar konuşulduğunuzu, o evdeki çocuklardan sorabilirsiz, Ashabı Kiramın evlerinde hep Nebiler serveri konuşuluyordu, beş yaşındaki bir çocuğun kalbine bile efendimiz taht kurmuştu, çünkü O’ gönüller sultanıydı.
Hz. Ebu’l Heysem (r.a.) şaşkınlıkla kapıya koştu. Kapıyı açtı Gözlerine inanamıyordu. Gecenin bu saatinde hanesine güzellerlin en güzeli ve hiçbir zaman kendisinden ayrılmayan çok sevdiği, iki insan Hz. Ebubekir.(r.a.) Hz. Ömer (r.a.) ile beraber teşrif etmişti..
Hemen misafirlerini içeri aldı. Heyecanından ne yapacağını şaşırmaya başlamıştı, eli kolu dolaşıyordu. Hemen gidip bir oğlak boğazladı. Bu şeref, insana hayatta belki bir kere nasip olurdu.
Hayatının en mesut anını yaşıyordu. Canını bile sofraya koysa azdı. Hurma getirdi, süt getirdi, et getirdi ve bu aziz misafirlerine ikram etti. Açlıklarını bastıracak kadar yediler.
Ardından da yine Allah Rasulü’nün (s.a.v.) gözleri dolu dolu oldu. Ve her hadiseye ayrı bir derinlik kazandıran dudaklarından şu sözler döküldü:
“Allah’a (c.c.) kasem ederim ki, işte şu nimetlerden yarın hesaba çekileceksiniz.” Ardından şu ayeti okudu:
“O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz. ([1] Tekasür Suresi: 6)
İşte O, hayatını bu kadar hassas ve bu kadar derin ölçüler içinde geçiren müstesna bir insandı. Böyle bir insanın hayatında inhiraf bulmaya çalışmak, ya garaz, ya da cehalettir.
Peygamberimizin kayın pederi, Hz. Hafsa (r.anha) Annemizin babası, Hz. Ömer Bin Hattap (r.a.) O’na yakın olanlardandı. Ve O’nun hayatının züht yanını şöyle anlatıyordu: “Allah’a (c.c.) yemin ederim, ben Rasulullah’ın (s.a.v.) sabahtan akşama kadar kıvrandığını bilirim.
Hurmanın en kötüsü olan (dakl) denen hurmayı dahi bulup karnını doyuramıyordu.”
Hâlbuki O, kimden isteseydi, O’nun için en mükellef sofralar hazırlardı. Hem buna ne hacet? Kendisine gelen hediyeler, her gün O’na ve ailesine müreffeh bir hayat yaşatacak ölçüdeydi. Ancak geleni dağıtıyor ve yarınlara bir şey bırakmıyordu.
Kendisine niçin dünya nimetlerinden istifade etmediği sorulunca da O, şöyle cevap veriyordu:
“Dünya nimetlerinden istifadeyi nasıl düşünebilirim ki, İsrafil (a.s.) suru eline almış, Cenab-ı Hakk’ın emrini beklemektedir.
Böyle bir durumda olan insan, gelişi güzel dünya nimetlerinden nasıl istifade eder ki?”
  Rabbim Efendimizin nurlu yolundan ayırmasın, Şefaatine nail eylesin..Amiiin.
Allahumme salli ala Muhammed’in ve ala ali Muhammed