Sabah sabah bir gürültü, bir kıyamet...
Muhtarın hoparlöründen bir marş patlamış:
"Dağ başını duman almış..."
Yahu duman aldıysa aldı, tepede güneş gibi Mustafa Kemal var, elbet dağılır!
Ama gel de bunu mahallenin uykusuz kedilerine anlat.
Giyindim en afili ceketimi –hani şu dirseği hafif parıldayanı–, çıktım sokağa.
Aman efendim, ne kalabalık, ne tantana!
Protokol sıraları dizilmiş yine yan yana.
Gözlüklü, göbekli, mühim adamlar kürsüye çıkmış;
Sesi kısıla kısıla gençlikten bahsediyorlar.
"Sizler yarının teminatısınız..."
"Sizler istikbalimizin meşalesiniz..."
Yahu bırakın bu tumturaklı lafları, süslü cümleleri!
Siz o lafları ederken, arkadaki kunduracı çırağı Ahmet,
Akşamki Beşiktaş maçının skorunu düşünüyor içten içe.
Üniversiteli memur adayı Mehmet de "Şu nutuk bitse de bir sigara yaksam" diye dakikaları sayıyor.
Hem ne diye öyle kasım kasım kasılırsınız ki?
19 Mayıs dediğin, o mühim adamların resmi dairelerde imzaladığı kağıtlar değildir.
O eski Bandırma Vapurunun güvertesinde,
Mustafa Kemal’in "Yahu bu iş olacak!" diye bıyık altından gülümsemesidir.
Yani biraz delilik, biraz delikanlılık, bolca da hürriyet işidir.
Resmi programda yazmaz ama ben söyleyeyim:
Bugün gökyüzü her günden daha mavi,
Kızların bayramlık etekleri her günden daha neşeli,
Simitçinin nidası bile bir başka hür.
Şimdi bu Mayıs güneşinin altında, cebimde üç beş kuruşla yürüyorum ya...
Nutuk çekmek bedava,
Göz süzmek bedava,
"Bu memleket bizim!" diye efelenmek bedava.
Hadi geçiniz o süslü kürsüleri beyler...
Bize nutuk değil,
Şöyle demli bir çay, bir de kafası hür, uyanık gençler lazım.
Bayramınız kutlu olsun,
Aman ha, içinizdeki o dalgacı çocuğu resmiyete kurban etmeyin!