Üç Kafadarın Çay Bahçesi Devrimi Şair mi, Mahalle Abisi mi?

Abone Ol

Eskiden şiir dediğin, sanki laboratuvarda özel bir cihazla ölçülüp biçiliyor sanırdınız. Şair dediğin adam, elinde gümüş bir tüy kalemle, gecenin üçünde mehtaba karşı "Ah, gülüm, vah, bülbülüm!" diye ağlayıp duruyor. O dönem edebiyat piyasası, biraz fazla kolonyalı, biraz fazla ağır makyajlı, biraz fazla... sıkıcıydı yani.
​Sonra bizim üçlü sahneye çıktı: Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet.
​Valla sanki koca bir ziyafet sofrasına, ellerinde yarım ekmek arası balıkla, üzerlerinde eski bir pardösüyle daldılar. "Hayırdır beyler, ne bu ciddiyet?" der gibi bir halleri vardı.
​O Sıkıcı Sofrayı Kim Dağıttı?
​Önce Orhan Veli... Şairin hası, ama bildiğin mahalle abisi. Cebinde beş kuruş yok, gözü hep bir yerlerde, vapur düdüğünde, bir çocuğun gülüşünde. Bütün o "soylu" şairler aşkın acısını, ölümü, kainatın sırrını yazarken; Orhan Veli çıktı, "Bakın, Süleyman Efendi'nin otobüs durağında beklerkenki o yorgun ama umutlu hali var ya, asıl mesele bu," dedi. Millet şok oldu tabii. "Yahu, alelade bir insanın durağı, otobüsü şiire girer mi?" diye bağıranlar oldu. E girdi işte! Girdi de fena mı oldu? Hiç olmazsa biz kendi sıradan hayatımıza bakıp, "Vay be, şair bile benim gördüğümü görüyor," deyip biraz ferahladık.
​Oktay Rifat ise işin biraz daha "sinsi" zekasıydı. Öyle bir şakası vardır ki, bazen "Bu adam ne demek istedi?" dersin, sonra bir bakarsın bütün dünya aslında o dediği şeyin etrafında dönüyormuş. Sanki sokağın köşesinden geçip giden hayatı, bir büyüteçle tutup ince ince tiftiklemiş. "Hadi canım sende" diyeceğin anlarda, insanın suratına öyle bir gerçek çarpardı ki, kalakalırdın.
​Melih Cevdet ise... O grubun biraz daha "düşünen" tarafı. Orhan Veli vapurda balık tutarken, Melih Cevdet o vapuru, denizi, martıyı ve o martıyı izleyen adamı felsefenin terazisine koyardı. Ama öyle "ağır abi" takılıp da kimseyi bunaltmazdı ha. Yine gülümsetirdi, yine düşündürürdü. "Yahu, bu hayat dediğin şey aslında ne kadar da absürt," dedirtirdi insana.
​Şiir, Bir Şaka Değil, Hayatın Ta Kendisi
​Bu üçlü bir araya gelince edebiyat dünyasında deprem oldu. Neden mi? Çünkü artık "şair" olmak için 19. yüzyıldan kalma sözlükleri karıştırmaya gerek kalmadı. Şiir, sokağa indi.
​Düşünsenize, o zamana kadar şiir sadece salonların, köşklerin, o "yüksek" insanların malıydı. Garip akımı geldi, kapıyı bacayı açtı, içeri taze hava girdi. "Şiir, bir şey söylemek için değil, hissettirmek için vardır," dediler. Ve söyledikleri her şeyin altında, aslında derin bir insanlık vardı.
​Bugün baktığımda, bazen şu sosyal medya "şairlerini" görüyorum; hepsi birer bilge, hepsi hayatın şifresini çözmüş. Oysa bizim Garipçiler, hayatın şifresinin aslında çok basit olduğunu, bir simidin sıcaklığında, bir otobüsün penceresinden dışarı bakarken ya da sadece bir kediyi okşarken gizli olduğunu biliyorlardı.
​Son Söz: Hayatı Hafifletin
​Bugün eğer şiir okurken "yahu bu ne kadar basitmiş, ben de yazarım" diyorsanız, bilin ki o ferahlığı size bu üçlü borçlu. Şiiri o yüksek kürsülerden indirip, bizimle aynı masaya oturttular, bir çay ısmarladılar.
​Kısacası; Orhan Veli'nin o bitmek bilmeyen merakına, Melih Cevdet'in o muzip bakışına, Oktay Rifat'ın o şaşırtıcı dizesine selam olsun. Onlar olmasaydı, biz hala "gül ve bülbül" edebiyatında boğulup gidecektik. İyi ki gelmişler, iyi ki o ciddiyeti biraz olsun bozup, hayatın tadını çıkarmamıza izin vermişler.
​Şimdi bir bakın bakalım etrafınıza; bugün kaç tane şiirlik an geçirdiniz? Eğer otobüsü beklerken yanınızdakinin saçma bir şeyiyle gülümsediyseniz, bilin ki şiir zaten oradaydı. Kasmayın kendinizi, hayat zaten yeterince ciddi. Biraz dalga geçmek lazım, biraz "garip" olmak lazım. Dünya, ancak öyle katlanılır bir yer haline geliyor.

{ "vars": { "account": "UA-35875877-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }