Üç Çocukluk Bir Zaman

Abone Ol

Düşünüyorum da…
Galiba dünyanın en sessiz devrimi çocuklukta yaşandı.
Ne bir savaş ilan edildi ne de bir bayrak değişti.
Kimse fark etmedi.
Ama bir gün çocuklar sokaklardan çekildi…

Kuş seslerinin yerini bildirim sesleri aldı.

Kapı önlerinde başlayan arkadaşlıklar, çevrim içi listelere dönüştü.

Ve biz buna “zaman değişti” dedik.
Oysa zaman sadece üzerine düşeni yaptı.

Değişen, belki de bizdik.

Akşam ezanıyla eve koşan çocukların yerini odasında ekran ışığıyla büyüyen çocuklar aldı..

Anneannemin çocukluğu vardı önce.

Yokluğun içinde bereket bulan bir çocukluk. Bir bez bebekle saatlerce oynanabilen, dere kenarında kahkahaların yankılandığı, komşunun bahçesindeki meyvenin izinsiz değil gönül rahatlığıyla koparıldığı yıllar. Belki cepleri boştu ama gönülleri doluydu. Çünkü mutluluk sahip olmakla değil paylaşmakla ölçülürdü.

Sonra bizim çocukluğumuz geldi.

Mahallenin bütün çocukları aynı oyunun kahramanıydı. İp atladık, seksek oynadık, saklambaçta kaybolduk. Dizimiz kanadı ama canımız değil. Eve girince annemizin hazırladığı sofraya oturduk. Sonra yeniden sokağa koştuk. Telefon vardı ama cebimizde değil evimizin bir köşesindeydi. Bir arkadaşımızı çağırmak için mesaj atmaz kapısını çalardık.

Şimdi ise çocuklarımızın çocukluğunu izliyoruz.

Oyuncakları bizimkinden fazla.

Bilgileri bizden fazla.

İmkanları bizden fazla.

Ama sanki zamanları daha az.

Toprağa basmadan büyüyen ayaklar, ağaç gölgesinde oturmadan geçen yazlar, gökyüzüne bakmadan biten günler…

Teknoloji kötü mü

Hayır.

Geçmiş kusursuz muydu

Elbette hayır.

Her dönemin kendi güzelliği, kendi zorluğu vardı.

Ama insan ister istemez düşünüyor.

Acaba çocuklarımız büyürken gerçekten daha çok şey mi kazanıyor, yoksa fark etmeden bazı duyguları geride mi bırakıyoruz?

Anneannem çocukken yıldızları sayarmış.

Ben çocukken bulutlardan şekiller yapardım.

Bizim çocuklarımız ise yıldızları telefondaki bir uygulamada öğreniyor.

Belki bilgi arttı.

Ama hayret edebilme duygumuz biraz eksildi.

Belki imkanlar çoğaldı.

Ama birlikte geçirilen vakit azaldı.

Ve belki de bütün mesele burada başlıyor.

Çünkü çocukluk hangi oyuncağa sahip olduğumuz değil, kimin elini tutarak büyüdüğümüzdür.

Yıllar sonra çocuklarımız bugünleri anlatırken hangi marka tableti kullandığını hatırlamayacak.

Ama babasının omzunda izlediği gün batımını…

Annesiyle yağmurda ıslandığı günü…

Anneannesinin aynı masalı defalarca anlatışını…

Hiç unutmayacak.

O yüzden bugün geçmişe bakıp “Nerede o eski günler” demekten çok geleceğe dönüp şu soruyu sormalıyız.

Biz çocuklarımızın özleyeceği bir çocukluk bırakabiliyor muyuz??

Çünkü gün gelecek bizim bugün “eskiden” diye anlattığımız her şey onların hafızasında yerini alacak.

Ve bir gün onlar da kendi çocuklarına bizi anlatacak.

İşte o gün anlattıkları şey evimizin büyüklüğü olmayacak.

Aldığımız oyuncaklar da olmayacak.

Hatırlayacakları birlikte güldüğümüz sofralar olacak.

El ele yürüdüğümüz yollar olacak.

Sarılmayı ihmal etmediğimiz akşamlar olacak.

Çünkü çocukluk takvimlerde kalan bir yaş değildir.

İnsan büyür.

Yıllar geçer.

Saçlara ak düşer.

Ama çocukluk hiçbir yere gitmez.

Sadece hatıraların en sessiz köşesine çekilir ve ömrün en yorgun gününde usulca omzuna dokunur.

İşte o yüzden çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras daha büyük evler, daha pahalı oyuncaklar ya da daha kalabalık odalar değildir.

Onlara bırakabileceğimiz en kıymetli şey dönüp baktıklarında içlerini ısıtacak bir çocukluktur.

Çünkü büyüdüğümüzde yanımıza aldığımız şey oyuncaklarımız değil, bize nasıl sevildiğimizi öğreten hatıralardır.

{ "vars": { "account": "UA-35875877-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }