Gazetelerin kültür sanat sayfalarında, şöyle iki parmak boyunda, etrafı siyah çizgilerle çevrilmiş o sevimsiz ilanları bilirsiniz. "Edebiyatımızın asırlık çınarı, kelimelerin büyük efendisi, yeri doldurulamaz üstat ebediyete irtihal etti..." yazar. Okurken insanın üzerine bir ağırlık çöker, sanırsınız ki dünya o dakikada dönmeyi bırakmış.
Yahu, bırakın Allah aşkına bu tumturaklı, büyük, ağdalı lafları! Adam öldü adam. Düpedüz, bizim mahallenin eskicisi Ahmet Efendi gibi, hani şu kışın romatizmalarından şikayet eden, yazın sıcaktan bunalan adam gibi, sessiz sedasız bıraktı gitti işte dünyayı. Ne meşale söndü, ne de gökyüzü yasa büründü.
Bir şair ölünce tabiat ana vites mi küçültüyor sanki? Hayır. Bulutlar yine o bildiğimiz tembel bulutlar; Sirkeci iskelesinin oradaki martılar yine üç kuruşluk taze simit parçasının peşinde birbirini yiyor. Gökyüzü hala mavi, üstelik şairin ölümünden tamamen habersiz. Hem bir şairin gidişi niye bu kadar büyütülür ki? Sanırsın adam hayattayken dünyayı omuzlarında taşıyordu. Altı üstü cebinde her daim buruşuk kağıtlar taşıyan, ceketi dirseklerinden aşınmış, kundurasının arkasına basarak yürüyen kendi halinde bir faniydi. Hepsi bu.
Düşünüyorum da, o son nefesi vermeden beş dakika önce ne düşünüyordu acaba bizimki? "Ah, ben gidince Türk şiiri öksüz kalacak, eyvahlar olsun, arkamdan kim kafiye bulacak!" diye mi hayıflanıyordu? Hiç sanmam. Şair mair dediysek, o da bizim gibi bakkala borcu olan, kışın odun kömür parasını denkleştiremeyen bir insandı neticede.
Muhtemelen, "Yarın ev sahibinin dırdırını nasıl çekeceğiz, yine kapıya dayanacak" diye dertleniyordu. Ya da "Şu sol ayakkabı da amma vurdu bugün, parmağımı sızlatıp duruyor" diye söyleniyordu içinden. Belki de bakkal Selim’e olan iki ekmek, bir kalıp peynir borcunu ödeyemeden gitmenin o çocuksu, mahcup ezikliğini hissediyordu içinde, kimbilir? Bir insanı şair yapan şey, yıldızlara dokunması değil ki; tam aksine, herkesin basıp geçtiği kaldırım taşının acısını ayağında hissetmesidir.
Ölüm dediğin şey zaten hayata karşı yapılmış en büyük muziplik, en beklenmedik şaka. Yaşarsın, didinirsin, tramvaya yetişmek için koşarsın, "Ceketimin astarı sökülmüş, rezil olduk millete" diye dert ederken birden... Tık. Perde kapanır. Ne şairlik kalır geriye, ne vezin, ne kafiye, ne de o yere göğe sığdırılamayan fiyakalı isimler. Arkada sadece masanın üstünde yarım kalmış soğunmuş bir bardak çay, tabağında bir iki bisküvi kırıntısı, bir de muhtemelen hiç postalanmayacak, adresi belirsiz bir iki mektup kalır.
Şimdi bakıyorum da cenazesine... Yaşarken bir bardak tavşan kanı çay teklif etmeyen, sokakta görse "Yine para isteyecek galiba" diye yolunu değiştiren, yazdığı iki satır şiire burun kıvıran ne kadar adam varsa, hepsi en ön sırada saf tutmuş. Siyah gözlüklerin arkasına gizlenmiş sahte gözyaşları, ceketlerin yakalarına iğnelenmiş o vakur fotoğraflar... Herkes pek bir kederli, herkes pek bir edebiyat sevdalısı kesilmiş birdenbire. Kürsüye çıkan, şairle olan uyduruk bir anısını anlatıp ne kadar yakın olduklarını ispatlama derdinde.
Ağla sevgili okuyucu, ağla ki adetin yerini bulsun. Dünya böyle dönüyor çünkü; yaşarken esirgenen şefkat, ölünce ihtişamlı çelenklere dönüşüyor. Ama çok da abartıp şairin ruhunu daraltma oralarda. Adam dünyadan geçerken kendi halinde bir ıslık tutturmuştu. Islık bitti, şarkı yarım kaldı, hepsi bu. O, bu süslü nutukları duysa muhtemelen bıyık altından güler, kalabalığı yara yara sessizce uzaklaşır, arkadaki parkta bir banka oturup güvercinlere yem atardı.
Gittiği yerde umarım belediyenin açık bıraktığı foseptik çukurları yoktur. Hani dalgındır bizimki, kafası bir dizgeye takılır da düşer falan, mazallah. Ve umarım oranın kahvehanelerinde çayı taze demliyorlardır, öyle bayat çaya hiç gelemezdi çünkü. Bir de üzerine fazla gitmesinler orada; pasaport sormasınlar, kimlik istemesinler, vergi borcunu hatırlatmasınlar. Bıraksınlar adamı, gökyüzünü istediği gibi bedavaya seyretsin. Biz burada onun bıraktığı boşluğa bakıp büyük laflar etmeye devam edelim, o orada bir ağaç gölgesinde nihayet rahat bir nefes alsın. Ne diyelim, toprağı bol olsun, çayı hep sıcak kalsın.