Kopuzun Sesi Hâlâ Aramızda mı?
Hiç düşündünüz mü; binlerce yıl önce uçsuz buçsuz bozkırlarda, bir ateşin başında toplanan atalarımız neden sadece konuşmakla yetinmedi de sözlerini bir ritme, bir ezgiye döktü? Neden dertlerini anlatırken "şaman" dediğimiz o bilgeler, ellerine kopuzu alıp şiirler mırıldandı?
Aslında cevap çok basit: Şiir, Türkün ilk ibadetiydi.
Bugün bizler modern şehirlerin gürültüsünde, beton binaların arasında yaşıyoruz. Elimizde akıllı telefonlar, zihnimizde binbir çeşit dünyalık telaş... Ama ne zaman içimizden bir "ah" çeksek ya da bir sevdaya düşsek, farkında olmadan o kadim şamanın torunları olduğumuzu hatırlıyoruz. Türk mitolojisinde şiir, sadece kafiyeli söz dizini değildir; o, yerin altındaki Erlik Han’dan göğün katlarındaki Ülgen’e uzanan gizli bir köprüdür.
Bozkırın İlk "Rap" Sanatçıları: Kamlar
Şimdiki rap sanatçılarını düşünün; hani o hızlı ritimle hayatı anlatanları... İşte binlerce yıl evvelki "Kamlar" da bir nevi o dönemin ruhani sanatçılarıydı. Onlar kopuzun teline vurduğunda, sadece müzik yapmıyorlardı; rüzgarın sesini, kurdun ulumasını, hayat ağacının yaprak kımıldatışını şiire döküyorlardı. Şiir, o zamanlar doğayla barışma biçimiydi.
Süleyman Efendi’den Alp Er Tunga’ya
Geçenlerde Garip akımından bahsetmiştik hani; hani o meşhur "Nasır" meselesi... Aslında Orhan Veli’nin o sadeliği ile Türk mitolojisindeki "Sagu"lar (ağıtlar) arasında görünmez bir bağ var. Alp Er Tunga öldüğünde yakılan ağıtta da süslü kelimeler yoktu; sadece saf, çıplak bir acı vardı: "Alp Er Tunga öldü mü? Issız acun kaldı mı?"
Yani demem o ki; şiir bizim genlerimizde var. İster bin yıl önceki bir şaman duası olsun, ister bugün bir köşe başında mırıldandığımız bir türkü... Biz Türkler, dünyayı hâlâ şiirle anlamlandırmaya çalışan bir milletiz.
Belki de bu yüzden, hayatın o çok "teknik" ve "soğuk" yüzüne katlanabilmek için arada bir durup o kadim kopuzun sesini duymaya ihtiyacımız var. Çünkü o ses sustuğunda, sadece şiir değil, ruhumuzun bir parçası da susuyor.