İstanbul’u, Galata’yı, balık ekmeği bırakıp Sakarya Hendek’e yerleşen Orhan Veli, ilk sabahında belediye meydanındaki çınarın altında gözlerini açar. Üstünde o meşhur, dirsekleri cam gibi parlamış palto, cepte beş kuruş para yok, ruhunda ise zerre tınmama hali.
Yoldan geçen pancar motorlu bir traktör, patır patır, dünyaya söver gibi geçmektedir. Orhan Veli traktörün arkasından koşar, elini siper edip bağırır:
— "Ağam dur! Motorun sesi Orhan Gencebay gibi buram buram melankoli kokuyor, sakın susturma!"
Traktör sürücüsü Hasan amca traktörü istop ettirir, "Ne diyon la deli oğlan, mazot yakıyo burda!" der. Orhan Veli hiç bozuntuya vermez, hemen cebinden bir çakıl taşı çıkarıp Hasan amcaya uzatır:
— "Mazot pahalı bilirim amca. Al bu taşı, karşılığında bana şu römorkta iki kilometre hayal kurma izni ver, helalleşelim."
Öğleye doğru bizim şairin yolu Hendek pazarının orta yerine düşer. Elinde ne sepet vardır ne torba. Pazarcıların "Domates buralı! Biber kaya gibi!" bağrışları arasında mırıldana mırıldana gezmektedir. Birden tezgâhın birine yaklaşır, domatesleri tek tek sever:
— "Hey güzel domates kardeşlerim... Sizi buraya getiren o koca koca kamyonlar da sizin gibi bitkin mi yoksa mazot kokusundan mideniz mi bulanıyor?"
Pazarcı, elindeki bıçağı tahtaya vurarak ters ters bakar:
— "Hele bir elletme domatesleri, alacaksın bas parayı, almayacaksan git çay ocağında uyu!"
Orhan Veli boynunu büker, gözlerini süzerek karşılık verir:
— "Para dediğin nedir ki pazarcı amca? Elin kiridir. Ama şu çürük domatesi bana ucuza bırakırsan, sana öyle bir şiir yazarım ki bütün Hendek pazarında namım yürür, zabıta bile karışamaz!"
Pazarcı şaşkınlıkla kalakalır, "Yürü git işine, başımıza şair çıktı!" derken, bizimki çoktan çay ocağının yolunu tutmuştur.
Oturur bir çay ocağına, söyler bir açık çay. Yan masada fındık rekoltesi tartışan iki ihtiyar konuya dalmıştır: "Bu sene fındık para etmeyecek, yandık." Orhan Veli hemen kafayı uzatır:
— "Hiç dert etmeyin amcalar! Fındık para etmezse ne olur? Ağaçlar protesto eder, fındık yerine nohut bitirir, biz de leblebi yapıp yeriz. Hayat dediğin nedir ki? İki yudum çay, bir paket birinci sigarası, bir de mahalle kedisinin alaycı bakışı."
Masadakiler "Bu kim la?" diye bakarken, Orhan Veli dayanamaz, ayağa kalkar, gömleğinin kollarını sıvar ve Hendek sokaklarında o meşhur yürüyüşüne başlar. Önünden geçen bir kediye selam çakar, bir tavuğa yol verir, esnafın arkasından su döker.
Akşam olup da tavan arasındaki odasına çekildiğinde, dışarıdan gelen traktör sesleri eşliğinde kalemi kağıdı eline alır, dünyaya meydan okur gibi yazar:
Bedava yaşıyoruz, bedava;
Hendek’te fındık toplamak bedava;
Pancar motoru patlatmak, çeşmeden su içmek bedava;
Zabıta gelirse kaçmak bedava;
Bahar geldiğinden beri ne gıybet ama;
Bedava, bütün bunlar bedava