Ezginin Hakkını Teslim Etmek Lazım

Abone Ol

​Dedik ya, şiirde öyle "alaturka" ahenk aramaya gerek yok diye. Tamam, orası öyle. Ama ezgiyi de büsbütün sokağa atıp, "sen bizden değilsin" dememek lazım. Ezgi, şiirin o ağır aksak yürüyüşüne kattığı bir tutam tuzdur; yemeğin tadını çıkaran ama kendini asla fazla belli etmeyen o gizli eldir.
​İnsan dediğin, ezgisiz yapamıyor. Sabah uyanır uyanmaz radyoyu açması, yolda yürürken kendi kendine mırıldanması, hatta sigarasını yakarken o kibriti çakışındaki ritim... Hepsi birer ezgi arayışı değil mi? Şiir, eğer içindeki o gizli musikiyle bizi yakalamazsa, soğuk bir metin olmaktan öteye gidemiyor.
​Ezginin güzel yanı şurada: İnsanı zorla bir yere götürmüyor. Seni nazikçe kolundan tutuyor, "gel bakalım, biraz burada duralım, azıcık soluklanalım" diyor. Bir kelime bir kelimeye, bir dize bir dizeye yaslanıyor; aralarındaki o boşluktan sızan ses, insanın yüreğindeki o eski yaraları usulca sağaltıyor.
​Öyle, "hadi bakalım, herkes hizaya girsin" der gibi değil; ezgi, bir dostun omuzunuza dokunması gibi. İnsana, yaşadığını hatırlatan, dünyadaki o kaba gürültünün arasında bir sığınak sunan bir şey.
​Yani demem o ki; şiirin ezgisi, bir süs değil, bir zaruret. Tıpkı bir ağacın yapraklarının rüzgârda çıkardığı o hışırtı gibi. Ağaç tek başına da ağaçtır elbet, ama rüzgâr değip de o ses çıkınca, ağaç birden "konuşmaya" başlar. Şiir de öyle. Kelimeler tek başına dururken sadece sözlükte birer maddedir, ama ezgi gelip onlara dokununca, işte o zaman şiir olur; işte o zaman insanı kalbinden yakalar.
​Ezgiye selam durmalı dostlar. O, kelimelerin kanatlanıp uçmasını sağlayan o görünmez rüzgârdır.
​Peki sizce, insan kendi hayatının ezgisini duyduğunda, sadece dinlemekle mi yetinir, yoksa o ezgiye eşlik etmeye mi kalkar?

{ "vars": { "account": "UA-35875877-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }