Eylülün Çocuklara Söylediği Şey

Abone Ol

Eylül biraz tuhaf aydır.

Yazın son cümlesini tam bitiremeden okul zillerini çalar.

Denizin tuzunu henüz saçlarımızdan çıkaramamışken, çantaların fermuarları kapanır. Terlikler bir kenara bırakılır, ayakkabılar kapının önünde sıraya girer. Evlerin sabah sessizliği yerini “Kalk artık, geç kalacağız!” cümlesine bırakır.

Ve çocuklar yeniden yola çıkar.

Ama aslında okula dönen yalnızca çocuklar değildir.

Biraz da çocukluk döner evlere.

Masanın üzerinde unutulmuş bir resim, koltuğun altında bulunmuş bir oyuncak, geçen yıldan kalmış küçücük bir kalem…

Hepsi bize aynı şeyi söyler..

Büyüyorlar…

Ne garip.

Biz onların büyümesini beklerken, onlar büyümemek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Bir oyunu biraz daha uzatıyorlar.

Bir hikayeyi biraz daha fazla dinlemek istiyorlar.

Teneffüsün bitmesini istemiyorlar.

Çünkü çocuk aklı, hayatın henüz acele edilmesi gereken bir yer olmadığını biliyor.

Biz unuttuk.

Onlar biliyor.

Belki de okullar açılırken çocuklardan önce bizim bazı şeyleri yeniden öğrenmemiz gerekiyor.

Mesela bir çocuğun elindeki resmin, bizim gözümüzde “karalama” olsa bile onun dünyasında koca bir sergi olabileceğini…

Bir matematik sorusunun yanlış cevabından daha önemli olanın, çocuğun o soruya bakıp “Bir daha deneyeyim.” diyebilmesi olduğunu…

Ve bazen en başarılı öğrencinin, en yüksek notu alan değil, arkadaşının düşen kalemini yerden kaldıran çocuk olduğunu…

Çünkü çocukların karnelerinde görünmeyen bir müfredatı vardır.

Merhamet.

Merak.

Cesaret.

Hayal gücü.

Sabır.

Hayal kırıklığıyla baş edebilmek.

Kaybettiğinde oyuna yeniden dönebilmek.

Bunların hiçbiri kırmızı kalemle çizilmez.

Ama insanın karakteri tam da oralarda yazılır.

Bir de okulun ilk günleri vardır.

Anne babalar için birkaç dakikalık ayrılık, çocuk için bazen küçük bir ömürdür.

Kapıdan içeri girerken geriye dönüp bakan o gözler…

Aslında sadece annesine bakmaz.

“Ben bunu tek başıma yapabilir miyim?” diye sorar.

Ve bazen hiçbir şey söylemeden verdiğimiz o gülümseme, çocuğun gün boyunca taşıdığı en güçlü cümle olur.

“Yapabilirsin. Ben sana güveniyorum.”

Fakat güvenmek ile beklenti arasında ince bir çizgi vardır.

Çocuğa “Sana güveniyorum.” demek başka,

“Senin başarılı olacağına güveniyorum.” demek başka.

Birinde çocuk vardır.

Diğerinde sonuç.

Oysa çocukların bizim istediğimiz sonuca değil, kendi yollarına ihtiyaçları var.

Biri doktor olacak.

Biri ressam.

Biri öğretmen.

Biri futbolcu.

Biri belki hiçbirimizin bugün tahmin edemeyeceği bir şey olacak.

Belki de en güzeli bu.

Çocuk dediğimiz şey, henüz yazılmamış bir kitaptır.

Sayfalarını bizim doldurmamız gerekmiyor.

Bazen kitabı açık tutup okumalarını beklemek yeterli.

Eylül bize bunu hatırlatsın.

Çantalar ağırlaşırken çocukların omuzları ağırlaşmasın.

Defterler çizgilerle dolarken hayalleri çizilmesin.

Ziller çalarken merakları susmasın.

Ve okul, çocukların kendilerini kanıtlamak zorunda oldukları bir yer değil, kendilerini keşfettikleri bir yer olsun.

Çünkü hayat zaten ileride onlardan yeterince ciddi olmalarını isteyecek.

Şimdilik biraz çocuk kalsınlar.

Bir teneffüsü son dakikasına kadar yaşasınlar.

Bir resimde gökyüzünü mor yapsınlar.

Bir soruya yanlış cevap versinler.

Bir arkadaşına sarılsınlar.

Bir gün eve gelip hiçbir şey anlatmasınlar.

Ertesi gün dünyayı yeniden anlatsınlar.

Biz de acele etmeyelim.

Çünkü çocuk büyütmek biraz da zamanı tutmaya çalışmaktır.

Ama zaman, bizim elimizden çoktan kayıp gidiyor.

Bugün okulun kapısından içeri giren o küçük insan, yarın büyüyüp kendi hayatının kapısını açacak.

Geriye ne kalacak biliyor musunuz?

Kaç test çözdüğünden çok,

Çocukken kendisini nasıl hissettiği.

İşte bu yüzden…

Okullar açılsın.

Ama çocukluk kapanmasın.

{ "vars": { "account": "UA-35875877-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }