Türkiye’nin o güzel, o sakin, akşam saat dokuzdan sonra kepenklerin inip sokakların derin bir "kimseler görmesin" uykusuna daldığı küçük şehirlerini bilirsiniz. Hani şu her köşe başında bir çay ocağının, her mahallede birbirinin evini dürbünle izleyen teyzelerin olduğu o şirin yerler...
Dışarıdan bakınca, bu şehirler adeta birer "ahlak kalesi". Kadınların kıyafetinden, gençlerin saç şekline kadar her şey, mahallenin o görünmez ama varlığı her daim hissedilen "büyük gözü" tarafından tartıya konur. Sokaklarda herkes birbirine "Hayırlı işler komşu, beyefendi nasıllar?" diye selam verir, dükkânların camlarında "Edep Yahu" yazılı hat sanatları asılıdır.
Ama gelin görün ki, akşam olup da güneş dağların ardına saklandığında, bu kale duvarlarının ardındaki o meşhur "muhafazakâr perde" biraz aralanmaya başlar.
Sır Küpü Kasabalar
İşin en eğlenceli yanı da bu zaten: Sırlar.
Gündüzleri "hanımefendi" ve "beyefendi" olan o kadrolu mahalle sakinleri, gece saatlerinde tuhaf bir dönüşüme uğruyor. Şehrin en "ağır abisi" olarak bilinen amcanın, internette gizli gizli kimlerle konuştuğunu veya o "hiçbir şeye karışmaz" diye bilinen sessiz sakin komşunun, kasabanın en büyük dedikodu kazanını nasıl harladığını bilseniz, şaşkınlıktan ağzınız açık kalır.
Taşranın o meşhur "herkes birbirini tanır" kaidesi, aslında bir güvenlik önlemi değil, tam tersine büyük bir sahne oyununun dekoru gibidir. Herkes diğerinin ne halt yediğini üç aşağı beş yukarı bilir, ama "aman başkası duymasın, el âlem ne der" kalkanı yüzünden herkes üç maymunu oynar.
İnsan Olmanın Halleri
Şimdi, "ahlaksızlık" dediğimiz şey, aslında biraz da bastırılmış arzuların ve tekdüze hayatların yarattığı o kaçınılmaz basınç. İnsan, ne kadar kısıtlarsa kısıtlasın, doğasını bir şekilde dışarı çıkarıyor. Bazen bir gizli yasak aşk hikâyesi, bazen mahalle kahvesinde dönen o bitmek bilmeyen "karanlık" pazarlıklar... Hepsi bu sıkışmışlığın, bu "fazla düzenli" hayatın çatlaklarından sızan renkler.
Aslına bakarsanız, bu küçük yerlerdeki o ikiyüzlülük hallerine kızmak yerine, biraz da "insanlık hali" deyip gülüp geçmek lazım. Çünkü o katı kurallar olmasa, belki de bu kadar komik, bu kadar sinematik hikâyeler hiç doğmayacaktı.
Velhasıl, taşranın o sakin görünüşüne aldanmayın. O sessiz sokakların arkasında, İstanbul’daki rezidansları kıskandıracak kadar karmaşık, biraz dedikodulu, biraz da şaşırtıcı bir hayat akıp gidiyor. Kimse göründüğü kadar masum değil, ama kimse de göründüğü kadar kötü değil.
Bize düşen, bu küçük şehirlerin "perde arkasını" izleyip, hayatın bu tuhaf, çarpık ve bir o kadar da samimi senaryosunun tadını çıkarmak